4 Temmuz 2012 Çarşamba

Anne,koli,depresyon ve zeytinyağı


               Dün gece saat 03:00 sularında canım çok acıyordu. Sürekli hayaller kuran her insanın paylaştığı makus kader gelip beni de bulmuştu. 25 yaşındaydım ve hayal ettiğim şeyleri o kadar çok hayal etmiştim ki bu güne kadar olmamaları beni mutsuz eder duruma gelmişti. Çünkü artık hayallerimin hepsini sonuna kadar hakettiğimi düşünüyor ve olmamalarına çıldırıyordum.
                Neden sanki her tatilimi İbiza’da ya da bilemedin Barbados adalarında geçirmiyordum.
                Pahalı saatler takıp sürekli bronz tenim, beyaz dişlerim ve adonis kaslarımla ortalıkta cirit atamıyordum. Oysa ki çok zor değildi bunların hiç biri sadece biraz para gerekiyordu. Sonrası kolaydı, araba, Playstation 3 ve daha bir sürü şey. Çok fazla param olmadığı için hayallerimin skalası çok genişti. Playstation 3 ile son model bir üstü açık arabaya olan açlığım aynıydı. Yeniçağ hastalığıydı bu. Yeni dünya düzenindeher şeyden bir parmak ağzımıza çalıyorlar gerisini de tvlerden izlettirip gazetelerden okutturuyorlardı. Çok zengin olmayanlar, yaşarken çok zengin olanların hayatlarının fragmanını izliyor gibilerdi. Öyeydik. Jetimiz yoktu belki ama uçaklar ile seyahat etmeye çok aşinaydık. Yurtdışında yaşamıyorduk ama ınterrail erasmus work and travel derken kapı komşusu etmiştik Avrupa’yı.  Hiçbir zaman İbiza görmemiştik belki ama en azından bir iki kere Belek ya da Bodrum ‘da kalbur üstü tatiller yapmıştık. Sevgililerimiz bir Rihanna bir Ryan Gossling değildi belki ama arabası ve iki adonis kası olan erkek görmüşlüğümüz ve solaryumlu kıvrak popoları öpmüşlüğmüz vardı . Anlayacağınız modern yaşam bize hep “aslında ulan bende öle yaşayabilirim”i hissettirip motivasyonumuzu kaybetmemizi sağlamamız için bir parmak bal çalıyordu ağızlarımıza. Bu sebeple arada normal fyatının beşte birine tatiller alışverişler yapabiliyorduk. Şehir fırsatı yok mango alışveriş günleri yok bilmem ne shopping fest derken birer doz zehiri bırakıyorlardı kanlarımıza kapitalist güçler. Amerika’nın oyunuydu bunların hepsi. Go Home Yankee!!! Yoksa üç kuruşa zengin yabancı şirketlerin paralarına para katmak için çalıaşcak kalifiye gençleri nasıl bulacaklardı. Bu sistem normal gelirli iyi eğitimli gençleri kandırmak için göster ama elletme taktiğini kullanıyorlardıı. Umut, kapitalist sistemin çarklarının dönmesi için işçi sınıfına verdiği bir zehirdi. Umut ettikçe çabalıyor biz çabaladıkça onların zenginliğine zengin katıyorduk. Ama bunlar umrumda değildi ben olmayan hayallerime üzülüyordum. Ben araba şahane tatiller güzel bir ev ve Playstation 3 istiyordum.
                Dün gece saat 03:30 sularında ısrarla, sigara ve demli çay eşliğinde çıldırıyordum.
                Odama sığmıyordum. Oysa göstermelik bir Ikea odasından farksızdı odam. Geniş olmasından çok; acaip planlı ve modern mobilyalar sayesinde hem çok fazla şey sığdırabildiğim hem de kendmime özgür alanlar yaratabildiğim bir odaydı burası… Bu odaya sığmıyordum ben. Çünkü çıldıran her insan bilir ki çıldırmak birkaç evreden oluşmaktadır ve ilk etapta olduğunuz yere sığamazsınız. Odayı geç eve, hadi evi boşver koca memlekete sığmıyordum. Gökyüzü ,tavanı basık bir çatı katı gibi üstüme üstüme geliyordu. Duvarlar bakire bir kızın bacak arası gibi inatla sığamayacağım kadar daralıyorlardı. Ben dün gece 03:45 sularında delirmeden bir on dakika kadar öncesini yaşıyordum.
                Gel gör ki bu sabah 09:55 zil sesine uyandım. İsterik bir porno yıldızı gibi her basıldığında şatafatlı ve gerçek olmayan çığlıklar atıyordu zilim. Susar dedim susmadı mecbur kalktım yatağımdan. Otomatiğe bastm banamısın demedi. Kapı  otomatiği orospu bir karı gibiydi ne kadar basar basayım banamısın demiyordu. Ev ev değil kadınlar hamamına dönmüştü. Çıldırma seansıma 10:00 suları gibi dün gece kaldığım yerden devam ediyordum. Kapıyı açtım ve nasıl olsa birinci kat diye düşünüp terlik bile giymeden  apartman kapısına kadar ikişer merdiven atlayarak indim. Sadece en son sekiz basamağı birazda merdivenlerin kenarında ki korkulukların yardımı ile bir üç adımcı atlet edası ile derin bir nefes alıp atlayarak kapıya ulaştım. Kapının diğer yanındaki kargo elemanına kapıyı açtığımda Altın madalya kazanmış bir atlet edası ile buyrun dedim.
                Kargo elemanın getirdiği koliyi sırtlayıp bir hışımla yukarı çıkardım. İnerken uça uça atladığım basamakları çıkmak bir zul haline gelmişti.  Annem’in doldurduğu koli her attığım adımda bir kilo daha ağırlaşıyordu sanki. Omuzumda yük yokken çerez gelen merdivenler şimdi nasıl da eziyetliydi. Annem yine bana hayati bir ders vermişti. Asıl hayat sorumluklarımı omuzladığımda zorlaşacaktı. İnerken hemen çıkarım nasıl olsa diye kapatmadığım kapıyı girince arkadan topuğumla tepikledim. Girişe serdiğim annemin gönderdiği kilimin üzerinde annemin gönderdiği koliyi yine annemin geçen geldiğinde aldığı bıçak ile açmaya çalışıyodum. Annem peşimi bir türlü bırakmıyordu ve ben annem olmasa kendime şu hayatta bir meşgale bulamayacak kadar yalnızdım. Kolinin içinden çıkan ilk şey Tat Salça kavanozunun içine konmuş ev yapımı salçaydı. Binlerce kişinin çalıştığı devasa aletlerin bulunduğu Tat Holding’in para için yapıp sattığı salçalar sürekli alınmalıydı, ancak bu şekilde sistem devam ederdi.  Ama annem bir kere almış ve bundan sonra sürekli içini kendi yaptığı salça ile doldurur olmuştu. Babam zaten kiloluk dondurma kaplarının tamamını alet çantası olarak kullanıyordu. Tornavida olsun çivi olsun… Ben de iki buçuk litrelik şaşalların diplerini maket bıçağı ile kesiyordum. Ailecek modern hayata bambaşka açıdan bakıyor kapitalist dünyayı yeniden yorumluyorduk.
                Kolinin içinden içli köftleleri ev yapımı zeytinyağları sucukları dolaba yerleştirdim. Salona geçip bir sigara yaktım. Annem sanki beni görmüş gibi sigaramı yakar yakmaz aradı. Telefonum uzaklardan çalıyordu ama emindim Annem’di. Bu günlerde Kamu Haber ve annem dışında kimse beni merak etmiyordu. Gidip telefonu açtım. Annem koliyi alıp almadığımı zeytinyağının ev yapımı olduğunu belirtti. Salçanın acı olabileceğini, sucuğun ise şahane olduğunu söledi. Tulum peyniri ise Tunceliler’den aldığını hakiki deri basması olduğu husunda şüphesinin bulunmadığnı da ekledi.
                Dün gece 03:00 sularında başlayan her modern zaman genci gibi hakkını vererek yaşadığım hayaller ile gerçekler arasında sıkışmış ruh halim annemin gönderdiği erzaklar ile pamuk gibi olmuştu. Tek derdim bozulmadan hepsini yemek ve sadece sigara alarak birkaç hafta hiç para harcamadan geçinmekti. Anlamıştım annem benim yıkıcı ve yaratıcı kaosumun en büyük düşmanıydı.   

10 Haziran 2012 Pazar

Burada kötü biri varsa benim o !


"Kul kurar kader güler" derdin anne sen olsan yanımda.
Sana bir sır vereyim mi; kader bana son zamanlarda hiç gülmüyor.

Oğlun bok gibi bir adam olup çıkıverdi.
Yapmam dediği ne varsa yapar oldu, pislik nalet bir adam yarattı İstanbul.
Anne en büyük korkum ne biliyormusun, görsen halimi üzülürsün belki ama daha kötüsü korkum şu ki utanırsın.
Anne inan bana özümde hala iyiyim lütfen utanma benden.
Bilirsin sen, en iyi sen bilirsin hatta...
Nasıl büyüktür dünyam, okumayı gezmeyi insanları nasıl severim ben.Koca Mersin'e sığmazdım sana göre...
Anne Allah seni inandırsın Kuyubaşında bir evin bir odasında ki bir kanepe artık fazla geliyor bana.
Küçücük kaldım ufaldım enerjim bitti, ufkum perde arasından görebildiğim kadar.
Ne zamandır üzerimde iğrenç, balçık kıvamında bir ruh hali var.
Eskiler ölü toprağı diye eminim ki bu halet-i ruhiyeden dem vurmuşlardır.
Gel gör- ki üzerimde ki bu ölü toprağın atamıyorum anne.
7 yıl geçmiş; güneyin en dibinde dört bir yanı palmiye ağaçları ile çevrili kenti bırakıp, bu bana ait olmayan boktan memlekete gelişimin üzerinden.
Öyle lafın gelişi falanda değil, tas tamam kendisi dediğim. Burası bok gibi.
İnsanlar bok gibi, hava bok gibi tantunisi bok gibi, künefesi keza öyle...
Sen yoksun babam yok kardeşim yok...
Mahallem yok dostlarım yok...
Kasetlerim posterlerim kitaplarım yok...
Çıkıp binbir hayalle buraya gelip iki bar üç konser görüp hayatları değişen insanlardan olamadım ben.Beceremedim.
Bu sebeple havalı tatiller yerine her yaz koa koşa Mersin'e attım kendimi.
Anne bir kenti güzelleştiren denzi sahili ağaçlarıdır.
Ama bir kente aşık olman için ilk önce insanlarını sevmen lazım.
Anne ben buralı değilim. Buralılar gibi yapamıyorum bu sebeple de.
Biraz çok konuşsam herkes kafasını çeviriyor.
Herkesin zamanı kıymetli çünkü, haklılarda.
Ama ben bir başıma yıllarca hayaller kurarken tek yaptığım şey konuşmaktı.
Öyle havalı cafelerimiz varsa da Mersinde Lise de iken çok barlara gidilmezdi.Konser desen yılda bir.
Kahvelerde cafeler de otururlur çay içilir kağıt oynanır muhabbet edilirdi.
Muhabbet kesin edilirdi.
Modern zamanlarda kimse kimseyi dinlemekten zorunda değil biliyorum, ama işte biz Mersin'de konuşanı susana kadar dinlemeyi öğrenmişiz.


Anne gerçekten o kadar kötü ki herşey...
İçime attıkça ben içim bok gibi bir yer oldu.
Derdimi anlatamıyorum, sinirleniyorum batıyorum daha çok...
Bazı insanlar bazı şeyleri beceremez.
Aşk yaşayamaz kimisi kimisi dost olamaz kimisi bilmem ne
Çoğu şeyi başaramıyorum ben.
Kimse ile ilgili bir sorunum da yok aslında. İyi dostlarım var Sevgilim çok güzel ve akıllı.
Beni de seviyor anne.
Gözümün içine bakıyor. Naif de hem böyle dingin yormuyor beni...
Bende onu seviyorum.
Anne ben dostlarımı da seviyordum.
Kise kalmıyor etrafımda, etrafımda ki kimseye tahammülüm yok artık çünkü.
İnsanın akıl sağlığından şüphe etmesine sebep veriyor insanlar.
Olanı olduğundan farklı gösteriyorlar.
Anne bunlar gerçek konuşmuyorlar.
Terazileri şaşmış hakkaniyetiunutmuşlar.
Anne herkes kendini düşünüyor. Amenna.
Anne madem öyle sen niye hep beni düşünüyosun.

Anne sana iyi haberleri mde var ama.
Bezdirdiler oğlunu az kaldı dönücem evime.
İş bulurum kendime gider gelirim her gün. En fazla yarım saat süreryolum günde
Yemek de yaparsın sen hem.
Ben senin elinin ayarına alışmışım bir tek senin sofranda tam doyarım.
Biraz para yaparım kendime bir araba alırım 2 yıla.
Sonra kiraya çıkarım.
Anne inan bana hayatım Mezitli'ye sığacak kadar küçüldü.
Yaşarım denize yakın bir evde.
Bahçesinde palmiye ağacı olsun.
Çünkü ben erkek olamyacam. Adam olamıyacam. Karı gibi herşeye üzüleceğime takılırım kafama göre.
Anne ben istemediğim şeyler yapıyorum yaptırıyorlar daha doğrusu.

Anne okuyosan falan sakın yavrum ne oldu diye arama beni.
Ararsan da amann anne öyle yazı o ya yok bişeyim saçmalama süperim derim.
Bir üzmediği sen kal şu hayatta.
Öperim sen.
Sen de beni öper misin?

31 Mayıs 2012 Perşembe

Kürtaj benim ilgi alanım olduğu için ben de bir kaç şey söylemeliyim


                Bir kürtaj muhabbetidir aldı başını gidiyor.
                Sayın başbakanımız ve muhafazakar eşrafı şöyle buyurmuşlar ki “ Kürtaj cinayettir.” Kızmadan küfretmeden önce her şeye bir kulak kabartmak gerektiğini söyler Mevlana. Öyle yapalım dedik biz de, bir kaç gündür öylece kuzu kuzu dinliyorum,okuyorum takip ediyorum. Bir şeye karşı çıkmalarından ve değiştirmelerinden çok ne amaçla böyle bir şey yaptıklarını anlamaya çalışıyorum. Hiç bir zaman düşünce safım sağ ideolojiye kaymamıştır. Dinler, muhafazakarlık ve yahut daha da daraltarak ve hatta sığlaştırarak sağcılık... Adı ne olursa olsun her daim düşünce olarak karşılarında mevzilenmişimdir. Ailevi bir refleks de olabilir sebebi, beyin korteksimin bana bir hediyeside olabilir, inanın bilmiyorum. Kendimi bildim bileli ki henüz ne olduğunu bilmediğim zamanlarda bile sorana solcuyum derdim. Üniversite yıllarında ise fikirlerim daha oturmaya zihnim berraklaşmaya başladı. Gözü kara bir taraf olmanın da aslında insanı cahilliğe hapsettiğine inandım. Her fikri okumaya özen gösterdim elimden geldiği kadar. Hatta zaman zaman Mersin’e ailemin yanına gittiğimde siyasi tartışmalar sırasında söylediklerim sebebi ile babamın bana korku dolu gözlerle bakarak” Hanım bu çocuk AKP’li mi oldu yoksa İstanbul’da” dediğini duydum. İyiye iyi kötüye kötü demek o kadar zor ki günümüzde. AKP iyi bir şey yaptı demek AKP’li olmakla eş değer tutulur oldu çünkü.
                Benim iyi- kötü, doğru- yanlış kıstasım vicdanımdır. Bazı şeyler o kadar vicdanımı rahatsız etmeye canımı sıkmaya başladı ki, artık objektiflik zul hale geldi. 30 yaşında gencecik çocuklar biber gazı kullanılarak devlet eli ile öldürülmeye başlandı. Devlet polisi ve polisin kulandığı biber gazı gibi enstürmanları bir korku imparatorluğu yaratma da araç olarak kullanılmaya başladı. Göz göre göre gündüz gözü ile öldürülen insanların duaları okunmadan kaçakçılıkları kürtlükleri tartışılır oldu. Ayrımcılık ve taraf olguları o kadar sivriltilmeye başlandı ki başbakanın dediği gibi taraf olmayan bertaraf olmaya zorlanır hale geldi. Televizyon programlarında yeni yürürlüğe konan her yasa için Kuran’ı referans gösteren yetkililer cirit atmaya başladı. Kendilerinden farklı olan tüm kesimleri ( Kadınlar, Ermeniler, Kürtler, Aleviler...) özgürleştirme politakaları adı altında sindirmeye ve itibarsızlaştırmaya başladılar.
                Kürtaj haricinde yüzlerce konuşulması irdelenmesi konu var aslında baktığımızda. Son 50 yılın belki de en despot iktidarı ile karşı karşıyayız. Vandalizm bokuna boğazına kadar batmış bir iktidar en kötüsü de tüm bunları ileri demokrasi ve özgürleşme kavramları altında bize yutturmaya çalışıyor.Benim bu konuda ki şahsi kanaatim son aylarda özellikle artan radikal tavırlarının sebebini “ Milli Görüş” çülerin halktan intikam alma hırsına bağlıyorum. Her güçlendiklerinde faşist askeri düzenler yahut statükocu ve militarist Kemalist zihinler tarafından bertaraf edilmelerinin acısını çıkarıyorlar. Ülke’den halktan intikam alıyorlar resmen. Ve işlerin buraya gelmesin de ne yazık ki kriz yönetimini beceremeyip ateşi harlayan zamanın iktidarlarının ve organlarınında çok büyük payı vardır. Türban yasağı gibi çağ dışı fikirleri modernlik diye dayatan, dillerini konuşanlara izin vermeyen namaz kılana gerici damgasını vuran zihni bulanık bu boş kafalar yüzünden bu gün iktidara sahip intikam ve kin duygusu ile hareket eden bir güç yarattık. Yani bu gün ağlayanların hepsi bugün olanların asıl sorumlularıdır.
                Gelelim sıcak olan kürtaj sorununa... Akıl almaz derecede saçma ve faşizan bu kararı destekleyen herkesin vicdanından da beyninden de şüphe ederim arkadaş ben. Yukarıda söylediklerimin tam tersi olarak saldırgan ve kabul etmeyen bu tutumumun sebebini de yine yukarıda bir yerlerde belirtmiştim. Vicdanım o kadar hasar aldı ki mantık ve nezaket zul hale geldi. İlk olarak kürtajı cinayet gören, bir canlının hayatının sonlanmasına kimsenin karar veremeyeceğini savunan insanlara demogaji yapmadan düşünmelerini öneriyorum ben. Çünkü görüyorum ki düşünmüyolar. Ne demek cinayet , neresi cinayet bunun. İnsan hakları beyannemesinde ve uluslar arası sözleşmelerde bile insan tanımı insanın doğumu ile başlamıyor mu? Hangi hukuktan bahsedyorsunuz siz. Henüz bir kaç yüz bin hücreden ibaret olan ve herhangi hiç bir insani vasıf kazanmamış canlı bir organizmayı sadece zorunlu sebeplerden dolayı aldırmak hangi mantıkta cinayettir. En basitinden hangi kadın canının bir parçasını daha öpmeden toprağa gömmek hatta çöpe atmak ister. Kanlı canlı vatandaşlarınızı ellerinizle öldürürken hiç bir hakkına sahip çıkamazken size mi düştü bir ceninin haklarını savunmak. Neyinize lan sizin.               
                Sen önce Uludere de ki cinayeti akla, Çayan’ın anasının babasının gözyaşını dindir...
                İnsan hakları beyannamelerinde insan bedeni üzerinde insanın tasarrufu esas kılınmışken, kadının kendi rahmi ile ilgili tasarrufuna sen hangi mantıkla kısıtlama getrebilirsin. Kürtaj sanki bir doğum kontrol yöntemiymiş gibi konuşuyorlar, öyle göstermeye çalışıyorlar. Yeterince sevişmedikleri için olayı anlamıyorlar ama biz sevişen insanlar olarak toplanıp anlatalım istiyorum.
                “Arada olur be hacı, ne kadar korunsan da patlarsın bir yerde...”
                Tecavüz sebebi ile olan gebeliklere hiç girmiyorum bile. Devlet bakarmış. Dönde açık götüne bak önce sen. Nereye bakıyon ya allah için. Çocuk esirgeme kurumlarında hapishanelerde çocuklarına tecavüz edilirken senin tutup da devlet bakar demek nasıl da populist ucuz aşşağılık bir yalandır.
                Ulan sen bir çocuğun insanca yaşaması için ne ölçüde bütçeler gerektiğini bilmiyorsun herhalde. Hayatın olağan akışı içinde  istenmeden kalınan gebeliklerden daha doğal ne olabilirki. Kadın ve erkek çift olarak ortaklaşa böyle bir karar aldıktan sonra sana ne bok yemek düşer.
                Aslında olayın daha vahim bir durumu var, o da kürtaj yasağı ile birlikte meydana gelecek olan vahim sonuçlardır. Merdiven altlarında sağlıksız koşullarda yapılan kürtajlar artacak. Ve daha kötüsü bu kürtajlar yasal olmadığı için daha pahalı olacaklar. Hem bir sürü para verip hem sağlıksız olacak bu işlem sebebi ile ölümler artacak, hastalıkalr çoğalacak. Daha vahimi buna maddi gücü elvermeyen fakat doğum yapmak istemeyen gencecik kızlar kendi imkanları ile ilkel yollar ile düşükler yapmaya çalışacaklar. Kaç cana mal olacak bir düşünsenize. Sen kürtajı yasakladın diye insanlar sevişmeyi mi bırakacak sanıyorsun. Sen bu kararla resmen sağlıksız ve fahiş fiyatlı kürtajların ve düşüklerin önünü açmış oluyorsun.
                Sana bir şey diyim mi Devlet, daha çok dikkate alman için şöyle diyim hatta;
                “ Allah için her boka burnunu sokma...”

13 Mayıs 2012 Pazar

Bir fırtta de döner başım/Bir öpsen seni yaza döner kışımadlı eser


Dünyayı hangi renge boyamak istersin!
Ben siyah çünkü insanları sevmiyorum
Ama bazen kırmızı tutku şehvet hırs; Beşiktaş Ulan!
Bazen Pembe, sadece kardeşimi düşündüğümden
Bazen Yeşil, yeşil çözer beni her istediğimde
Bazen beyaz, çoğu zaman beyaz hatta
Beyaz Sensin çünkü.

Bir bulmaca gibi yaşamak,
Sen bir ucundan
ben bir ucundan dolduruyoruz
Resimdeki sanatçı Suavi
Mısırda bir nehir bilmiyorum
Eski dilde su ne demek der gibi bakıyorsun bana
Beceremiyoruz, kalkıyorsun. Dolaptan iki bira çıkarıp
İlkini dişinle açıyorsun
Sonra balkondan aşağı tükürüp kapağı
Ertesinde balkondan sarkıp izliyorsun
Bir ayağın havada neredeyse
Tehlikeli ne varsa yapıyorsun.


Kafamı dağtma gülümseyip
Bahar vakti zaten ruh halim,
Toprak kokusu ince bir esinti ve tabak gibi güneş
Bozma dengemi,
Gülme kafelerde ağız dolusu bana
Banklarda, hayatın olduğu her yerde.Vapur.Da.
Sokaklarda gülme
Deniz kenarına atılmış bir beyaz tahta masa.Gülme!
Üstü rakı balık roka,
Ben çok yakışıklıyım, ciddiyim gülme.
Bir ucunda sen diğerinde ben
Dalga sesleri duvarın süsü
Ve gülünce sen
Ağzının içinde mühim bir olay için sakladığın belli olan
İnciler masaya dökülüyor.
Dikkatim dağılıyor.Gülme!
İki dal sigaramız var lakin yalnız bir kibritimiz
Dikkatli olmalıyız.

Bu gün bu sokak benim,
Bu apartman bu ev hatta her şey benim.
Cebimde iki tütün kağıdı,
Koltuk altımda ince ama ağır 1848 yapımı bir kurşun
Gözbebeklerimde Sakallı bir adam, görsen kesin bilirsin
Aklımın bir köşesinde sen, diğer kısımlar hercümerç
Kalbimin sınırlarına uçan tekmelerle taciz edende sensin
Tek kişilik festival, rengarenk bir tual zihnim
Her şey benim sen benimsin sonra,
Nazım'ın Piraye için yazdığı şiirler benim
İstediğini alabilirsin
Ve yanımdayken korkmana da gerek yok hiç
Bak ne kadar kocaman kollarım
Altında sen ve küçük dünyan
Gel burası evin olabilir hem bakarsın
Dedim ya burada hiç kaybolmazsın
Çünkü Kadıköy'de tüm sokaklar denize dökülür.

19 Mart 2012 Pazartesi

                                                                                                                
Bir gece var orada suyun öbür yanında bir gece
Orman kadar kalabalık, kan gibi koyu yeşil bir gece
Cırcır böcekleri, kuşlar, karıncalar ve ay ışığı
Gözlerine yakamozlar düşmüş bir ceylan gibi yumuşak bir gece
Kadife gibi.
Ucundan ateşe verilmiş bir parşömen gibi dalgalı bir gece
Var.Orada. Suyun öteki kıyısında
Bir gece var sana sarılmazsam cehennem olur bana.

Suya iniyor atlılar,
Nal sesleri dağlara çarpıp çarpıp çoğalıyor
Biz durmadan çoğalıyoruz. Sesin tekrar ediyor bir şeyleri durmadan
Sen anne olmak istiyorsun ben baba olmaya hevesliyim
Kader bizi oradan buradan toplayıp aynı yatağa sıkıştırıyor
Modern sanat ve edebiyat nasıl aciz kalıyor ayak bileklerinin inceliği karşısında
Ah görsen su nasıl berrak
Bir su var orada; çağlıyor kalbinden dağların
Bir gece var suyun hemen yanında
 Silahları var atlıların
Atları su içerken silahlarından ay ışığı seken eşkiyaları var
Dağların
Kim bilir kaç nehir dökülür şu önünde dantel gibi uzayan denizin koynuna
Kaç kişinin teri karışır tenime
Kimse bilmez kaç kişiye aşık olup seviştim ben. Bu güne dek
Ben beni öpen her kıza aşık olurum, aşık olurum boyna
Bilmez kimse.
Kasıklarımda kaç kadın saçı,
Kimse bilmez kaç kişi ile seviştin sen
Dudaklarında kimbilir kaç erkek tuzu
Sevgilim bir gece var orada
Ay ışığını dürüp saçlarına toka yapasım var benim
Dudaklarını öpen tüm çirkin dudakları yakasım var

Nefesin nasıl hassas kırılıyor hemen
Burnundan çıkan nefes soğuğu görünce donup kalıyor öyle
Ellerin var senin, ufacık cehennem topu gibi alev ellerin
Dudakların var sonra
Ana rahmi gibi ıslak ve bereketli
Dudakların
Tabi yalnız kalmazsın bu ellerle
İnsan hiç bu dudaklarla kalır mı yalnız
Ben ise...
Üstad ne güzel demiş bir kişi bile olamayacak kadar yalnızım
Ve senin sonra avuç içlerin varlar
Onlar hep varlar.

Yeşil bir eriği dişler gibi sulanıyor ağzım
Dişlerken memelerini
Pantolonumun bir cebi sigara bir cebi erik dolu
Yürüyorum kentlerin içinden geçiyorum
Atıyorum denizlere erik çekirdeklerini ve sonra izmaritlerimi
Neye değsem rengini alıyorum, öyle var ihtiyacım var birilerine
Denize girsem mavi oluyorum erik yesem yeşil

Şimdi güneş alnımda patlayan bir silah
Yere düşen parçalarım gölgem oluyor
Ve ben hep seni düşünüyorum, malum olmazsan olmaz
Simitçiler geçiyor, midye dolmacılar
Taksiler tecavüze uğrayan kadınlar gibiler, inliyorlar
Lokantalar dolu tıka basa
Öğrenciler geçiyor önümden kollarının altı hınca hınç kitap
Ve ben bir yerdeyim, bir odanın en ucunda
Önümde göt kadar ufacık bir cam
Diğer tarafta akan bir hayat
Ve sen hep böyle zamanlarda geliyorsun aklıma
Aklımdan çıkmıyorsun hiç
Aklım tamamen sensin aslında

Seni ilk gördüğümde Kasımdı aylardan
Benim halim yoktu, kafam fenaydı dilim düğüm
Senin dudağının kenarında papatya bahçesi vardı
Saklanmıştı onca papatyanın arasında bir bayaz gül
Önce terliydi ellerin sonra saçların dağınık
Önce dağıldı camlar, sonra terleyen dudakların
Sonra bir şiir dillendirdi biri,
Birileri vardı seni tutuyorlardı paçalarından, birileri bize yakın
Sen bana koşarken paçalarından tutan birileri
Seninde onlarda kalmıştı az biraz aklın
Sonra alıştım sana, sonra savaştık beraber
Bir gece vardı orada suyu falan siktir et Kadıköy’de
Seni görmüştüm, ben görmüştüm,
Kimse görememişti bana sorsan o güne kadar benim gördüğümü
Bir köpek havlamaktan yorgun düşmüştü
Kimsecikler yoktu
Halbu ki Kadıköy hep kalabalık olurdu
Nasıl sevmeyeyim buraları
Ben seni ilk Üsküdar’da öpmüştüm.

12 Mart 2012 Pazartesi

Saat 21:00 oldu mu ışıkları kapatıp açardık biz?

                Yarın Sivas Katliamı sanıkları zaman aşımı denen bir uygulama sebebi ile aklanacaklar. Sakın kimse bana; "aklanmak yok sadece yasadan doğan bir açıklık ve acizli ksebebi ile serbest kalacaklar" demesin. Benim nezdimde bu, devletin ve devlete ait tüm organların el birliği etmişçesine taraf tutması ve  insan aklamasıdır. Başka hiç bir izahı olamaz.
                1997 yılında Susurluk Kazası’nın ertesinde; sürekli aydınlık için bir dakikalık karanlık eylemi adı altında bir sivil itaatsizlik program başlamıştı hatırlarsınız... Bende o yıllarda saat 21:00 dedin mi ışık kapatanlardan biriydim; daha doğrusu ışık kapatılan bir ailenin kaşık ile tencereye vuran küçük evlatlarıydım. Hayatımda ki ilk ve belki de en lezzetli mitinglerim onlardı. Evet bilmem siz nasıl yaşadınız ama biz miting gibi yaşadık bir ay boyunca.
                Saat 21:00 dedinmi ışıklar kapanıp açılır ve sitenin bahçesine inilirdi. Davulllar zurnalar… Babamlar bir köşede hararetli konuşur genç olanlar ise halay çekerlerdi. Fonda hep aynı türkü;
Omuzdan tutun beni, halaya katın beni
Düşersem bu kavgadan oy, dosta anlatın beni
                Hatta yan sitelerden gelmeye başladılar bir süre sonra.Sitemizin bahçesi artık bildiğniz örgüt karargahı gibi olmuştu. Etraftaki sitelerden gelip halay çeken gençler hareretli konuşan bıyıklı adamlar ve her boktan habersiz aşağıda olmanın özgürlüğü ile salak salak ortalıkta koşturan bir sürü çocuk… Biz. 48 Dairelik sitenin hemen hemen çoğu aynı siyasi ideolojiye mensup aile fertleri olduğu için bu toplumsal reflekse ses çıkartmıyordu kimsecikler. Gerek yok gibi görünse de şu an için, ileride anlatacağım konular ile alakalı olduğu için söylemeliyim ki, solcu aileler olmalarının yanında bir de alevi olmak gibi ortak paydaları vardı. O sebeple halay daha bir sıradan bıyık daha bir normal duruyordu üzerimizde. Hem solcu hem de alevi bir aileden geliyorsanız devrim türküleri ile halay çekmek için yeterince sebebiniz her zaman var demektir. Her ne ise; o eylemler yapılırken biz çocuklar gibi şen iken iki tane insandan iki tane açıklama gelmişti. Çok terbiyesiz ve hınç dolu açıkamalarmış bu gün daha iyi anlıyorum.
                İlk açıklama dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan denen; sözde hakkaniyet ve tarafıszlık ilkesini içselleştirmesi mesleki bir zorunluluk olan bir avukat bozuntusundan gelmişti.
                “Ortada bir şey yok iken onun bunun oyuncağı oluyor bu insanlar. Işık kapatmalarına da şaşırmamak lazım alışkın bunlar Mum söndü’ye…”
                Kelimeler tamı tamına böyle olmayabilir ama ana teması buydu konuşmanın. Ufacıktım babam küfür ediyordu çok kızmıştı. Anlamamıştım ama şu an düşününce bir dönemim adalet bakanı olan insanın saçtığı öfke ve nefret aklıma sığmıyordu. Bu konuşmayı yaparken arkasında duran dört beş çember sakallı da nasıl kahkaha atmıştı. Beyinden yoksun sadece nefret ve kin ile beslenen sözde müslüman özde hayvan bile olamayacak insanlardı bunlar. Hazımsız ve farklılıklara tahaümülü olmamalarından daha fazlasıydı bu. Faşizanlıktan da öte… Bilemiyorum ne desem onca zaman geçmiş şu an yazarken bile sinirleniyorum. Zaten Şevket Kazan denen adamın aynı zamanda Sivas Katliamı Sanıklarının avukatlığını yapmış olması bu sebepler ile hiç de şaşırtıcı gelmiyordu kulağıma.
                Bir diğer açıklama da sayın Şevket Kazan’ın da bir parçası olduğu Milli Görüş’ün en etkili isimlerinden dönemim başbakanı Erbakan’dan gelmişti. O sinir bozucu zeka yoksunu sadece alaylı ifadelerinden biri ile hem de.
                “gulu gulu dansı yapıyorlar
                İlk başta, zihnimizde  abooovvv gibi saçma cümlelerle siyasetçiden çok mizahi bir tipleme olarak yerleşmiş Erbakan için sıradan bir cümle gibi duruyor bu sözler ama  arkasından gelen cümleler durumun daha vahim olduğunu anlatıyordu bize.
                “ gulu gulu dansı zencilerin yaptığı bir danstır. Zenciler kültürsüz ve cahil bir halktır. Onların yaptığı dansı tekrar edenler de onlar gibidir”
                Al birini vur ötekine… İslamiyet’in hoşgörü dini olduğu gerçeğini kendilerine şiar edinmiş söz de ülkenin etkin ve yetkin beyinlerinin yaptıkları açklamalar aslında içlerinde yatan öfke ve hazımsızlığın ne boyutlarda olduğunu gözler önüne seriyordu.  Bir insanın ne olduğunu zikrinden anlayamazsın belki ama fikri onu elbet ele verecektir. Olduğundan farklı görünmek için, güç dengelerini lehine çevirmek için olduğundan ve düşündüğünden farklı hareket edebilmek insana verilen kamuflaj yeteneklerinden biri de olsa elbet bir an gelir ve fikir insanı ele geçirir. Rahmetli Erbakan'ın Kaddafi’nin yanında azarlandıktan sonra ülkesine döndüğünde muzaffer bir komutan edası ile bıyık altından gülerek yaptığı konuşmalar, gerçeği bilmediğinden ve yahut görmediğinden değil o an için gerçekten çok gerçek olmayana ihtiyaç duymasındandır. Siyaset bir yerde tek ayak üzerinde kaç yalan söyleyebildiğinle doğru orantıldır çünkü .
                Bu düşünce yapısına sahip nsanların, ülkenin yazar çizer bir ton aydınının bulunduğu oteli tekbirler ile ateşe vermelerine şaşırmak… İşte asıl akılsızlık ve hadsizlik bu olurdu. Anadolu’da yüzyılalrdır yaşayan Anadolu Kültürü'nün oluşmasında bir sürü emeği olan onlarca kavim, onlarca halk, onlarca yol olmuştur bu güne dek. Bu topraklar Alevi’leri, Kürtleri , Ermenileri, Türkleri,Süryanileri Arapları ile bu yapısına  kavuşmuştur. Bu gün çıkıp ta sadece bir etnik kimliğin ve bir dini inanışın efendileri diğerleri yokmuş gibi davranarak günü kurtarmaya çalışsalarda aslında insanlık tarihi önünde kültür önünde nasıl aciz ve komik duruma düşmektedirler. Ah bir görebilseler kendilerini dışarıdan, ah bir anlayabilseler… Öfkeleri nefretleri ve kendi iç çekişmeleri yüzünden bu güne dek  vurdukları öğrencilerden, astıkları gençlerden ateşe verdikleri otellerden köylerden utanırlardı belki. Firik Dede’nin sakalından utanırlardı, Muhlis Akarsu’nun sazından, Hrant Dink’in kızından…
                Utanmak insani bir refleks olduğundan utanmanızı ben kendi adıma beklemiyorum. 1993 ten bu yana Sivas’ta yaşayan orada evlenen Türkiye Cumhuriyet’i sınırları içinde askerliğini yapan Sivas Katliamı sanıklarının kimliğine bakıp bir kere bile kardeşim biz devlet olarak seni arıyoruz dememişsiniz de bu gün çıkıp son bir anda vicdana gelip bu iğrenç insanlık suçunda güçlülerin değil de vicdanınızın tarafında duracak değilsiniz ya.
                 Yıl 2012 hala evleri işretleyen insanların dini inanışlarını bilmeden dalga geçen, etnik kimliklerini yok saymaya çalışan kendisinden başkasını hep eksik ve acınılası gören komplekslerine yenilmiş sen mi hakkaniyetli karar vereceksin. Hadi oradan ya...