9 Ağustos 2012 Perşembe

Bu aşk böyle bitemez, bırakma terk etme beni...


Halim acz oluverir ne vakit düşün düşse aklıma
Dıgıdık dıgıdık binlerce atlı düşer ardıma

- Beni seviyormusun?
- Sana bağlı.
- Nasıl bana bağlı. Beni seviyormusun. Sen beni seviyormusun yani. Birini sevmek insanın kendisi ile alakalıdır.
- Haklısn.
- Beni seviyormusun o zaman?
- Dedim ya sana bağlı.
- Çıldırmamı istiyorsun herhalde. Haklısın deyip yine aynı şeyi söylüyor olman tekrarı sevmenden mi, yoksa idrakinin zayıflığından mı bilemedim.
- Hayır yanlış anladın beni. Yaşamam sana bağlı dedim.
- Bir yazar kelimeleri ile bir dansöz kalçaları ile oynar. Sen nesin peki kimsin sen ki duygularımla oynuyorsun.
- Nasıl duygularınla oynuyorum.Yaşamam sana bağlı diyorum. Sen illa daha afilli cümleler bekliyorsun benden.
- Asıl sen afilli cümleler kurup bir imaj yaratma çabasındasın.
- İnsanların nasıl olduklarına da siz karar veriyosunuz demi bayan. Benim şu an olduğum gibi bir adam olma şansım yok, kesin başkayım ama böyle davranıyorum.
- Nasıl
- Yok bir şey. Evet seni seviyorum sorunun cevabını illa soru sorarken kullandığın kelimelerle cevaplamam gerekiyor madem. Seni seviyorum.
- Her şeyi neden bu kadar karmaşık yapıyorsun.
- Karışık bir durum yok seni seviyorum ve benim olmazsan kafanı keserim yeterince açık mı?
- Saçmalama. Ne dediğini farkındamısın
- Evet farkındayım. Seni seviyorum ve bu seni bile öldürebilecek gücü bana veriyor.
  Anlayacağın sen Dünya Savaşlar tarihindeki düşmana verilen ilk hasar, ilk savaş yarasısın.
- Ne yarası, ne diyosun.
- Madem yara diye bir şey söz konusu değil savaş kırmızısı dudaklarını nasıl açıklayacaksın.
- Ben neden açıklayayım yazar sensin.
- Ama bir Tanrı değilim,neyi neden ne kadar yapması gerektiğini bilen odur.
- Çok dini bütünüz yani.
- Dini bütün değilim dini büsbütün saçma görenlerdenim. Yine de senin 4 kitap dışında bir izahın olamaz diyorum.
- Kelimeleri eğip bükünce James Dean oluverdiğini sanıyosun demi. Sen kelimelerle oynayan bir yazar bozmasısın.
  Sahi kitaplarını o şeylere kitap diyodun dimi benden başka kimseye okutabildinmi.
- Kelimeler ile oynadığımı söylüyorsun ama müsvette de olsa bir yazar, Murat Menteş'in dediği gibi " nimetle oyun oynanmayacağını bilir.
  Şu kitapları okutabildim mi konusuna gelince, ben onları sana yazmıştım sana okuttum.
  Bir gün insanlara bir şeyler söylediğim kitap yazarsam da sana okutmam, onlara okuturum.
- Neyse daha çok çirkinleşmeyelim. Olmuyor yapamıyoruz işte ayrılmamız lazım. Daha kötüye daha pise daha çirkine gitmeden heşey.
- Sen varsan konunun içinde çirkinleşmesi imkansız. Hiç çirkinleşmediği içinde bitmesine gerek yok bence sevgilim.
- Ne diyosunbok kafalı. Sikik sikik deli gibi konuşma o kadar laf ettim hala sevgilim falan .Nasıl sevgi lan bu.
- Senin dediğin gibi işte... Birisini sevmek insanın kendisi ile alakalıdır ve beni yaşama sen bağlıyorsun.

Bir daha hiç sevişmediler.
Birbirleri ile...

7 Ağustos 2012 Salı

Ateş beni çağırıyooor



                Sevgilim,
                Sevgilim diyorum ama inan bu kelime seni korkutsun istemem. Sen kibrit kutusu gibi ağzın ve gazoz kapağı gibi kocaman gözlerinle o kadar güzelsin ki sevgilim olmasanda sevgilim demeliyim sana. Mesela biz sevgilim, özgür olmak için istasyonda duran son trene binmesi gereken biz… Bekliyoruz istasyonlarda ama trenelere binecek cesaretimiz yok. Yolculuklardan korkan ve geride bıraktıklarına üzülen birisi nasıl iyi bir seyyah olabilirki. Özgür bir insan ve iyi bir aşık olmanın temel kuralı seyyah olmaktır halbuki. Yolculuk illa ki bir yerden bir yere değil bazende birisinden başka birisine gitmektir. Geride bıraktıklarına üzülen iyi bir seyyah olamaz sonuçta kan görünce bayılan birisinin seri katil olamayacağı gibi, olayın doğasına tamamen aykırı. Nasıl ki Allah insana hem irade verip hemde yasaklar koyuyorsa, Aynı Allah’ın hem seni yaratıp hemde bu öpülmez demesi kendi içinde nasıl da saçma ve çelişkilerle dolu, sadece biraz düşün.  Geride bıraktıklarına üzülmeyi bırak bir an önce. Gel binelim şu trene. Unutmuşuz aşık olmayı diye hayıflanma, işte asıl o zaman ölürüz. Dökülen yerlerden çıkmayan saçlar, yanan yerde çiçek bitmemesi gibi… Ne zamandır olmayan şeyleri beraber büyütme çabamız aslında ne kadar da kutsal bir şey, farkındamısın. Küçümseme sakın kendini emin ol sen herkesten güzelsin ve biz Leyla ile Mecnun’dan daha büyüğüz. Komik geliyo sana biliyorum. Leyla ile Mecnun’mu aşk mı deyip gülüyorsundur hatta. Ama ben bizi büyütmüyorum sadece siz aşkı büyütüyosunuz. Filmlerle, masallarla kitaplarla kandırdılar bizi çünkü. Oysa aşk ve cinsellik kadar olağan ama kutsal hiçbir şey olamaz dünyada. Allah dahil!
                
                    Sevgilim; benim bir sırrım var, artık bizim olsun istiyorum. Çok uzun zamandır içimde tek başıma tuttuğum bir sır bu;  gel paylaşalım.  Ece Ayhan aşk örgütlenmektir demiş ne şahane. Aşk biraz da özgürleşmektir ama. Ne yazık ki biz, dünya, sen ve ben tam tersi diye öğrenmişiz. Biz kendimizi özgür hissettiğimiz insanın tutsağı olmayı aşk bilmişiz. Oysa dünya daha güzel bundan, daha mucizevi. Özgürleşme çabası kadar kutsal ne olabilir ki şu sonsuz yuvarlakta. İnsan düşünen bir hayvandır masalını bir kenara koyalım artık. İnsan özgür olma ideasını yaşadıkça içinde özgürleşmez eyleme geçtiği zaman özgürleşir. Özgürlük,istediğini yapabilme hissi, uçmak gibi… İçindeki huzur terazisinin bir tarafına özgürlüğü koyduktan sonra diğer tarafa ne koyarsan koy bu taraf hep ağır basacaktır. Ve sonra aşk. Ben sana aşığım sevgilim, gerçekten. Aşk bundan biraz daha fazlası olamaz, inanmam buna. Alışkanlık sevmek falan değil kastım aşk. Hani hafif kemik çıkmış ayakları kalbine bastırma isteği. Hafifiçe içe bakan dizkapaklarına pudra şekeri dökmek… Gülünce dudağının kenarındaki boşluktan ateşe başlayan silahlar, ağzını açınca masaya dökülen her kelime ve dişlerin… Her gün yeniden aşık olabilmek ne güzel bir düşünsene.
                
                Sevgilim,
                Halet-i ruhiyem bu günlerde bir gün fırtınaya tutulmuş tekne gibi alabora, bir gün süt liman. İçimdeki vicdan azabının boyutunu anlatabileceğim en şiddetli kelime, cehennemi kibrit ateşi ile tasviretmek gibi yetersiz kalıyor. Senin de öyle biliyorum. Ama şunu da biliyorum ki verilen kararların sonunda çekilen acı verilmeyen kararların yaşattığı pişmanlık kadar yer etmez zihinlerde. Ege’nin dağları denize dik uzanır senin saçların gökyüzüne paralel… İklim kelimesinin sözlük anlamı ne bilmiyorum ama tenindeki ılıklık her türlü bitki örtüsü için bulunmaz nimet. Sevgilim, hep dediğim gibi ben tüm kötü şeylere karşı senin kasıklarında mevzi alırım.

                Sevgilim, sana bir kent vaat ediyorum. Daha fazlasını vermeyi bende çok isterdim ama ne yaparsın şartlar ve hayat. Sana bir kent vereceğim, kasıklarını rahatça açabileceğin bir kent. Bulutlardan kültablaları yaparım sana, güllerden yastıklar yaparım. Musluklardan ananas suları akan bir kent, özgür olacağın bir yer. Kapısız penceresiz bir kent. Kuşların havada uçarken birbirine çarptığı bir kent. Herşeyin baştan sonra tam ters olduğu bir kent. Sonuçta bir kenti kent yapan içindekiler değilmidir. Eminim sen her kara parçası için bayrak kadar kutsalsındır. Tek başına öyle kalabalıksın ki anlatamam. Denize uzatırsın ayaklarını, kayalıklara oturmuşsundur. Her yer ay, her yer yıldız… Gökyüzünden düşen her ay ışığı ilk önce tenine düşer, denizden önce tenine… Sana bir kent vereceğim ucuna bir sır sıkıştırdığım. Aragon’un dediği bir sır;

“Sana bir sır vereyim zaman sensin…”
                

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Kurşun saplanmadan canına kaç oksijen molekülü öldürüyor, hiç düşündün mü?


Bazı kadınların boyunları vardır,
Gizli gizli öpülür boyunları
Gelişleri vardır onların, saçlarını savuruşları
Bir martı sesi gibi gelirler,
Bazı kadınlar vardır tarçın çubuğu gibi parmakları
Ayakları vardır arada ayaklarına dokunulur
Memeleri vardır nasıl merak edersin
Çifte kavrulmuş pötibör gibi gevrek memeler,
Koltuk altlarından taşıp dökülür masalara
Dudakları vardır kadınların tellerle çevrili
Dudaklarının bahsi geçer masallarda
Beyaz bir çizgi böler bacaklarının ortasını
Bacaklarına sarılıp uyunur,
Bacakları ki bir kötürümü bile yürütür
Bir sarılma ile teslim olmam sana,saçmalıyorusun
Çünkü bazı kurşunlar öldürmez; sadece süründürür.


Bazı kadınların ağzının içi ne güzeldir,
Burnunun kenarı belinin gamzesi
Bazı kadınları dizkapakları mesela, hacı bekir lokumu
Dişleri sonra koca koca dişleri
Yenilir dişleri, ağzı yenir öyle güzeller
Kafaları güzel olur sonra kadınların
Hareketleri yavaşlar, gözleri jilet gibi olur
Bir çizgi gözleri sanki
Ağızları kulaklarına kadar yırtlılr, öyle bir coşku
varlıklarına bir alışırsın yeri kolay dolmaz
Bazı kadınlar vardır güzel kadınlar
Bazı kadınların sağı-solu belli olmaz

Bir masaya oturuldu,
Rakı söylendi gerisi kafi
Artık şehirler dünyaya sığmıyordu ne de olsa, her yanımız gökdelen
Sakalı olmayan herkes kafir.
Tanrının her akşam ışığı kapatma nedeni belki de
İnsalar günde 12 saat güzeldir
Bir kadeh daha istermisiniz diye sormayın bana
O sadece benle rakı arasında,bize özeldir.
Peki sen kadın sen konuş biraz da
O peynir tabağı gibi beyaz dişlerin ile, ağzınla konuş.
Rakıdan daha lıkır lıkır sesinle söyle bir şeyler
Allah de inanayım,Cumhuriyet de gururlanayım,
Ekmek deme yeter ki.Dayanamam
Omuzunla daireler çizerek konuş ama, memelerini sallayarak
İsterik isterik gül gözlerin gözlerimin en dibinde
Sar bir sigara bacaklarında içelim,
Konuş senin hiç mi suçun yok,
Masalara taşan memelerinin, dudaklarının
Saçlarının omuzları dökülenlerini kastediyorum
Sonra sesin.Hiç mi suçu yok bunların.

Tanrı ile ne var aranızda bari onu de.
Neden sana geçilen bu imtiyaz
Rakı azaldıkça daha beyaz şeylere ihtiyaç duyuyo insan
Allah'ım bu nasıl bir imtihan.
"Seninle gözgöze gelmek sevgilim
Her şair için en etkili intihar"

2 Ağustos 2012 Perşembe

Etekli kızlar doluşmuş dershane kantinine...


Gel yeni bir amaç şekillendirelim seninle. Kendimize!
Yeni bir gerçek bulalım henüz hiç bir kitapta bahsi geçmeyen
Gizli gizli gül gözlerime sen benim
Sen gül geç ben kalayım orda.
Eteklerini savura savra gel sonra,
Fırfır gel, köşeden köşeden kimse görmesin
Kadıköydeki kafelerde dayanamayıp ayaklarına dokunayım
Ayakların ki olmaları bile güzelleştirir Kadıköy'ü
Sen sonra baka kal bir şeylere
Mutlu olman için çok bir şeye ihtiyaç duymaman büyülesin beni
Mesela mutluluktan yırtılsın ağzın.
Kaybol Dalivari film afişlerinde...
(Dalivari kelimesine bir göz sakladım, sana kırpılan)


Kadıköy'de ki tüm sokaklar denize dökülür. Ben sana evrilirim
Bir şiir yarım kalır, her film güzel
bir fotoğraf siyah beyaz
Bina olsam böyle kocaman, deprem falan bekleyemem.
Olduğum yerden sana devrilirim.

Allah ile çok iyi değildir aram,
Mesela cebimde hiç yok param.
Hatta Allah ile çok kötü aram.
Ben ayağa kalkmaya çalıştıkça eksik olmaz yaram.

Gel bir yanlışı paylaşalım ikimiz.
Bir yanlış paylaşılıyorsa eğer yanlış olduğu da şüphelidir
Hem senin etrafı kalemle çevrilmiş gibi nizami dudakların var
Önemli bir şey söyleyecekmiş gibi büzülen dudakların...
Bu ayrıntı aklayabilir tüm hataları
Sonra memelerin var göz alabilmek ne mümkün.
Omuzların sonra,
Saçların dökülür omuzlarına.Omuzların hep varlar.
Sevişmek için daha önemli nasıl bir bahanem olabilir ki
İnsanız mesela
Ve sen çok güzelsin.

Ben yeter dedikçe hayatın tekrarlaması kendini
Oldum dedikçe ben
Defalarca daha olacaksın demesi..
Benim noktasını çok önce koyduğum cümleyi senin devralman
Sonra tekrar gözlerin
Her çağın şairini kıskandıran bir güzel. Sensin o
Sheaskpere tanımadığına pişman seni
Cemal Süreyya'nın da yazdıkları şiir mi
"Kimse boynunu benim kadar iyi değerlendiremez"
Ve dünyadaki tüm kediler birleşip adını miyavlıyor
"Keşke yalnız bunun için sevseydim seni..."

İkimiz berbarken ne kadar kalablığız aslında
Başka kimseye ihtiyaç duymadan kalabalıklaşabilmek.
Ne şanslıyız aslında!
Ah nasıl sana doğru meyili bu kalp
Ya bu eller, sigara tutan ince uzun parmaklar
Ya bu gülüş kırılan bir vazo gibi tiz
Ya o dudaklar
Benim çayda fazla kalmış pötibör gibi dağılışım
Ve ağzım kutsal gibi hep aynı kelimeleri tekrarlar

Tenin öyle güzel ki her çirkinliği örter
Beni öp mesela gör bak nasıl güzelleşirim
Kasıklarından dünyaya açılan bir kapı var senin. Eminim
Karınca yuvaları gibi sıkışık saçlarının dökülüşü göğsüme
Bir silahın bana dönüşü
Senin gökyüzünden bir meteor gibi yanıbaşıma düşüşün
Bir dünya dolusu insandan daha güzel gülüşün
Herşey Darwin'i reddediyor.
Sen ispatısın Allah vardır!

Sen de haklısın bir yatağa sığamayız biz
Sen ile ben sığsak memelerin sığmaz
Memelerin sığsa bile kalçaların asla
Herşeyimiz sığsa dahi umutlarımza dar
Çünkü biliyorum aslında seninde içinde benim gibi
Dünyayı kaosa sürükleyecek şeytani planların var.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Anne,koli,depresyon ve zeytinyağı


               Dün gece saat 03:00 sularında canım çok acıyordu. Sürekli hayaller kuran her insanın paylaştığı makus kader gelip beni de bulmuştu. 25 yaşındaydım ve hayal ettiğim şeyleri o kadar çok hayal etmiştim ki bu güne kadar olmamaları beni mutsuz eder duruma gelmişti. Çünkü artık hayallerimin hepsini sonuna kadar hakettiğimi düşünüyor ve olmamalarına çıldırıyordum.
                Neden sanki her tatilimi İbiza’da ya da bilemedin Barbados adalarında geçirmiyordum.
                Pahalı saatler takıp sürekli bronz tenim, beyaz dişlerim ve adonis kaslarımla ortalıkta cirit atamıyordum. Oysa ki çok zor değildi bunların hiç biri sadece biraz para gerekiyordu. Sonrası kolaydı, araba, Playstation 3 ve daha bir sürü şey. Çok fazla param olmadığı için hayallerimin skalası çok genişti. Playstation 3 ile son model bir üstü açık arabaya olan açlığım aynıydı. Yeniçağ hastalığıydı bu. Yeni dünya düzenindeher şeyden bir parmak ağzımıza çalıyorlar gerisini de tvlerden izlettirip gazetelerden okutturuyorlardı. Çok zengin olmayanlar, yaşarken çok zengin olanların hayatlarının fragmanını izliyor gibilerdi. Öyeydik. Jetimiz yoktu belki ama uçaklar ile seyahat etmeye çok aşinaydık. Yurtdışında yaşamıyorduk ama ınterrail erasmus work and travel derken kapı komşusu etmiştik Avrupa’yı.  Hiçbir zaman İbiza görmemiştik belki ama en azından bir iki kere Belek ya da Bodrum ‘da kalbur üstü tatiller yapmıştık. Sevgililerimiz bir Rihanna bir Ryan Gossling değildi belki ama arabası ve iki adonis kası olan erkek görmüşlüğümüz ve solaryumlu kıvrak popoları öpmüşlüğmüz vardı . Anlayacağınız modern yaşam bize hep “aslında ulan bende öle yaşayabilirim”i hissettirip motivasyonumuzu kaybetmemizi sağlamamız için bir parmak bal çalıyordu ağızlarımıza. Bu sebeple arada normal fyatının beşte birine tatiller alışverişler yapabiliyorduk. Şehir fırsatı yok mango alışveriş günleri yok bilmem ne shopping fest derken birer doz zehiri bırakıyorlardı kanlarımıza kapitalist güçler. Amerika’nın oyunuydu bunların hepsi. Go Home Yankee!!! Yoksa üç kuruşa zengin yabancı şirketlerin paralarına para katmak için çalıaşcak kalifiye gençleri nasıl bulacaklardı. Bu sistem normal gelirli iyi eğitimli gençleri kandırmak için göster ama elletme taktiğini kullanıyorlardıı. Umut, kapitalist sistemin çarklarının dönmesi için işçi sınıfına verdiği bir zehirdi. Umut ettikçe çabalıyor biz çabaladıkça onların zenginliğine zengin katıyorduk. Ama bunlar umrumda değildi ben olmayan hayallerime üzülüyordum. Ben araba şahane tatiller güzel bir ev ve Playstation 3 istiyordum.
                Dün gece saat 03:30 sularında ısrarla, sigara ve demli çay eşliğinde çıldırıyordum.
                Odama sığmıyordum. Oysa göstermelik bir Ikea odasından farksızdı odam. Geniş olmasından çok; acaip planlı ve modern mobilyalar sayesinde hem çok fazla şey sığdırabildiğim hem de kendmime özgür alanlar yaratabildiğim bir odaydı burası… Bu odaya sığmıyordum ben. Çünkü çıldıran her insan bilir ki çıldırmak birkaç evreden oluşmaktadır ve ilk etapta olduğunuz yere sığamazsınız. Odayı geç eve, hadi evi boşver koca memlekete sığmıyordum. Gökyüzü ,tavanı basık bir çatı katı gibi üstüme üstüme geliyordu. Duvarlar bakire bir kızın bacak arası gibi inatla sığamayacağım kadar daralıyorlardı. Ben dün gece 03:45 sularında delirmeden bir on dakika kadar öncesini yaşıyordum.
                Gel gör ki bu sabah 09:55 zil sesine uyandım. İsterik bir porno yıldızı gibi her basıldığında şatafatlı ve gerçek olmayan çığlıklar atıyordu zilim. Susar dedim susmadı mecbur kalktım yatağımdan. Otomatiğe bastm banamısın demedi. Kapı  otomatiği orospu bir karı gibiydi ne kadar basar basayım banamısın demiyordu. Ev ev değil kadınlar hamamına dönmüştü. Çıldırma seansıma 10:00 suları gibi dün gece kaldığım yerden devam ediyordum. Kapıyı açtım ve nasıl olsa birinci kat diye düşünüp terlik bile giymeden  apartman kapısına kadar ikişer merdiven atlayarak indim. Sadece en son sekiz basamağı birazda merdivenlerin kenarında ki korkulukların yardımı ile bir üç adımcı atlet edası ile derin bir nefes alıp atlayarak kapıya ulaştım. Kapının diğer yanındaki kargo elemanına kapıyı açtığımda Altın madalya kazanmış bir atlet edası ile buyrun dedim.
                Kargo elemanın getirdiği koliyi sırtlayıp bir hışımla yukarı çıkardım. İnerken uça uça atladığım basamakları çıkmak bir zul haline gelmişti.  Annem’in doldurduğu koli her attığım adımda bir kilo daha ağırlaşıyordu sanki. Omuzumda yük yokken çerez gelen merdivenler şimdi nasıl da eziyetliydi. Annem yine bana hayati bir ders vermişti. Asıl hayat sorumluklarımı omuzladığımda zorlaşacaktı. İnerken hemen çıkarım nasıl olsa diye kapatmadığım kapıyı girince arkadan topuğumla tepikledim. Girişe serdiğim annemin gönderdiği kilimin üzerinde annemin gönderdiği koliyi yine annemin geçen geldiğinde aldığı bıçak ile açmaya çalışıyodum. Annem peşimi bir türlü bırakmıyordu ve ben annem olmasa kendime şu hayatta bir meşgale bulamayacak kadar yalnızdım. Kolinin içinden çıkan ilk şey Tat Salça kavanozunun içine konmuş ev yapımı salçaydı. Binlerce kişinin çalıştığı devasa aletlerin bulunduğu Tat Holding’in para için yapıp sattığı salçalar sürekli alınmalıydı, ancak bu şekilde sistem devam ederdi.  Ama annem bir kere almış ve bundan sonra sürekli içini kendi yaptığı salça ile doldurur olmuştu. Babam zaten kiloluk dondurma kaplarının tamamını alet çantası olarak kullanıyordu. Tornavida olsun çivi olsun… Ben de iki buçuk litrelik şaşalların diplerini maket bıçağı ile kesiyordum. Ailecek modern hayata bambaşka açıdan bakıyor kapitalist dünyayı yeniden yorumluyorduk.
                Kolinin içinden içli köftleleri ev yapımı zeytinyağları sucukları dolaba yerleştirdim. Salona geçip bir sigara yaktım. Annem sanki beni görmüş gibi sigaramı yakar yakmaz aradı. Telefonum uzaklardan çalıyordu ama emindim Annem’di. Bu günlerde Kamu Haber ve annem dışında kimse beni merak etmiyordu. Gidip telefonu açtım. Annem koliyi alıp almadığımı zeytinyağının ev yapımı olduğunu belirtti. Salçanın acı olabileceğini, sucuğun ise şahane olduğunu söledi. Tulum peyniri ise Tunceliler’den aldığını hakiki deri basması olduğu husunda şüphesinin bulunmadığnı da ekledi.
                Dün gece 03:00 sularında başlayan her modern zaman genci gibi hakkını vererek yaşadığım hayaller ile gerçekler arasında sıkışmış ruh halim annemin gönderdiği erzaklar ile pamuk gibi olmuştu. Tek derdim bozulmadan hepsini yemek ve sadece sigara alarak birkaç hafta hiç para harcamadan geçinmekti. Anlamıştım annem benim yıkıcı ve yaratıcı kaosumun en büyük düşmanıydı.   

10 Haziran 2012 Pazar

Burada kötü biri varsa benim o !


"Kul kurar kader güler" derdin anne sen olsan yanımda.
Sana bir sır vereyim mi; kader bana son zamanlarda hiç gülmüyor.

Oğlun bok gibi bir adam olup çıkıverdi.
Yapmam dediği ne varsa yapar oldu, pislik nalet bir adam yarattı İstanbul.
Anne en büyük korkum ne biliyormusun, görsen halimi üzülürsün belki ama daha kötüsü korkum şu ki utanırsın.
Anne inan bana özümde hala iyiyim lütfen utanma benden.
Bilirsin sen, en iyi sen bilirsin hatta...
Nasıl büyüktür dünyam, okumayı gezmeyi insanları nasıl severim ben.Koca Mersin'e sığmazdım sana göre...
Anne Allah seni inandırsın Kuyubaşında bir evin bir odasında ki bir kanepe artık fazla geliyor bana.
Küçücük kaldım ufaldım enerjim bitti, ufkum perde arasından görebildiğim kadar.
Ne zamandır üzerimde iğrenç, balçık kıvamında bir ruh hali var.
Eskiler ölü toprağı diye eminim ki bu halet-i ruhiyeden dem vurmuşlardır.
Gel gör- ki üzerimde ki bu ölü toprağın atamıyorum anne.
7 yıl geçmiş; güneyin en dibinde dört bir yanı palmiye ağaçları ile çevrili kenti bırakıp, bu bana ait olmayan boktan memlekete gelişimin üzerinden.
Öyle lafın gelişi falanda değil, tas tamam kendisi dediğim. Burası bok gibi.
İnsanlar bok gibi, hava bok gibi tantunisi bok gibi, künefesi keza öyle...
Sen yoksun babam yok kardeşim yok...
Mahallem yok dostlarım yok...
Kasetlerim posterlerim kitaplarım yok...
Çıkıp binbir hayalle buraya gelip iki bar üç konser görüp hayatları değişen insanlardan olamadım ben.Beceremedim.
Bu sebeple havalı tatiller yerine her yaz koa koşa Mersin'e attım kendimi.
Anne bir kenti güzelleştiren denzi sahili ağaçlarıdır.
Ama bir kente aşık olman için ilk önce insanlarını sevmen lazım.
Anne ben buralı değilim. Buralılar gibi yapamıyorum bu sebeple de.
Biraz çok konuşsam herkes kafasını çeviriyor.
Herkesin zamanı kıymetli çünkü, haklılarda.
Ama ben bir başıma yıllarca hayaller kurarken tek yaptığım şey konuşmaktı.
Öyle havalı cafelerimiz varsa da Mersinde Lise de iken çok barlara gidilmezdi.Konser desen yılda bir.
Kahvelerde cafeler de otururlur çay içilir kağıt oynanır muhabbet edilirdi.
Muhabbet kesin edilirdi.
Modern zamanlarda kimse kimseyi dinlemekten zorunda değil biliyorum, ama işte biz Mersin'de konuşanı susana kadar dinlemeyi öğrenmişiz.


Anne gerçekten o kadar kötü ki herşey...
İçime attıkça ben içim bok gibi bir yer oldu.
Derdimi anlatamıyorum, sinirleniyorum batıyorum daha çok...
Bazı insanlar bazı şeyleri beceremez.
Aşk yaşayamaz kimisi kimisi dost olamaz kimisi bilmem ne
Çoğu şeyi başaramıyorum ben.
Kimse ile ilgili bir sorunum da yok aslında. İyi dostlarım var Sevgilim çok güzel ve akıllı.
Beni de seviyor anne.
Gözümün içine bakıyor. Naif de hem böyle dingin yormuyor beni...
Bende onu seviyorum.
Anne ben dostlarımı da seviyordum.
Kise kalmıyor etrafımda, etrafımda ki kimseye tahammülüm yok artık çünkü.
İnsanın akıl sağlığından şüphe etmesine sebep veriyor insanlar.
Olanı olduğundan farklı gösteriyorlar.
Anne bunlar gerçek konuşmuyorlar.
Terazileri şaşmış hakkaniyetiunutmuşlar.
Anne herkes kendini düşünüyor. Amenna.
Anne madem öyle sen niye hep beni düşünüyosun.

Anne sana iyi haberleri mde var ama.
Bezdirdiler oğlunu az kaldı dönücem evime.
İş bulurum kendime gider gelirim her gün. En fazla yarım saat süreryolum günde
Yemek de yaparsın sen hem.
Ben senin elinin ayarına alışmışım bir tek senin sofranda tam doyarım.
Biraz para yaparım kendime bir araba alırım 2 yıla.
Sonra kiraya çıkarım.
Anne inan bana hayatım Mezitli'ye sığacak kadar küçüldü.
Yaşarım denize yakın bir evde.
Bahçesinde palmiye ağacı olsun.
Çünkü ben erkek olamyacam. Adam olamıyacam. Karı gibi herşeye üzüleceğime takılırım kafama göre.
Anne ben istemediğim şeyler yapıyorum yaptırıyorlar daha doğrusu.

Anne okuyosan falan sakın yavrum ne oldu diye arama beni.
Ararsan da amann anne öyle yazı o ya yok bişeyim saçmalama süperim derim.
Bir üzmediği sen kal şu hayatta.
Öperim sen.
Sen de beni öper misin?

31 Mayıs 2012 Perşembe

Kürtaj benim ilgi alanım olduğu için ben de bir kaç şey söylemeliyim


                Bir kürtaj muhabbetidir aldı başını gidiyor.
                Sayın başbakanımız ve muhafazakar eşrafı şöyle buyurmuşlar ki “ Kürtaj cinayettir.” Kızmadan küfretmeden önce her şeye bir kulak kabartmak gerektiğini söyler Mevlana. Öyle yapalım dedik biz de, bir kaç gündür öylece kuzu kuzu dinliyorum,okuyorum takip ediyorum. Bir şeye karşı çıkmalarından ve değiştirmelerinden çok ne amaçla böyle bir şey yaptıklarını anlamaya çalışıyorum. Hiç bir zaman düşünce safım sağ ideolojiye kaymamıştır. Dinler, muhafazakarlık ve yahut daha da daraltarak ve hatta sığlaştırarak sağcılık... Adı ne olursa olsun her daim düşünce olarak karşılarında mevzilenmişimdir. Ailevi bir refleks de olabilir sebebi, beyin korteksimin bana bir hediyeside olabilir, inanın bilmiyorum. Kendimi bildim bileli ki henüz ne olduğunu bilmediğim zamanlarda bile sorana solcuyum derdim. Üniversite yıllarında ise fikirlerim daha oturmaya zihnim berraklaşmaya başladı. Gözü kara bir taraf olmanın da aslında insanı cahilliğe hapsettiğine inandım. Her fikri okumaya özen gösterdim elimden geldiği kadar. Hatta zaman zaman Mersin’e ailemin yanına gittiğimde siyasi tartışmalar sırasında söylediklerim sebebi ile babamın bana korku dolu gözlerle bakarak” Hanım bu çocuk AKP’li mi oldu yoksa İstanbul’da” dediğini duydum. İyiye iyi kötüye kötü demek o kadar zor ki günümüzde. AKP iyi bir şey yaptı demek AKP’li olmakla eş değer tutulur oldu çünkü.
                Benim iyi- kötü, doğru- yanlış kıstasım vicdanımdır. Bazı şeyler o kadar vicdanımı rahatsız etmeye canımı sıkmaya başladı ki, artık objektiflik zul hale geldi. 30 yaşında gencecik çocuklar biber gazı kullanılarak devlet eli ile öldürülmeye başlandı. Devlet polisi ve polisin kulandığı biber gazı gibi enstürmanları bir korku imparatorluğu yaratma da araç olarak kullanılmaya başladı. Göz göre göre gündüz gözü ile öldürülen insanların duaları okunmadan kaçakçılıkları kürtlükleri tartışılır oldu. Ayrımcılık ve taraf olguları o kadar sivriltilmeye başlandı ki başbakanın dediği gibi taraf olmayan bertaraf olmaya zorlanır hale geldi. Televizyon programlarında yeni yürürlüğe konan her yasa için Kuran’ı referans gösteren yetkililer cirit atmaya başladı. Kendilerinden farklı olan tüm kesimleri ( Kadınlar, Ermeniler, Kürtler, Aleviler...) özgürleştirme politakaları adı altında sindirmeye ve itibarsızlaştırmaya başladılar.
                Kürtaj haricinde yüzlerce konuşulması irdelenmesi konu var aslında baktığımızda. Son 50 yılın belki de en despot iktidarı ile karşı karşıyayız. Vandalizm bokuna boğazına kadar batmış bir iktidar en kötüsü de tüm bunları ileri demokrasi ve özgürleşme kavramları altında bize yutturmaya çalışıyor.Benim bu konuda ki şahsi kanaatim son aylarda özellikle artan radikal tavırlarının sebebini “ Milli Görüş” çülerin halktan intikam alma hırsına bağlıyorum. Her güçlendiklerinde faşist askeri düzenler yahut statükocu ve militarist Kemalist zihinler tarafından bertaraf edilmelerinin acısını çıkarıyorlar. Ülke’den halktan intikam alıyorlar resmen. Ve işlerin buraya gelmesin de ne yazık ki kriz yönetimini beceremeyip ateşi harlayan zamanın iktidarlarının ve organlarınında çok büyük payı vardır. Türban yasağı gibi çağ dışı fikirleri modernlik diye dayatan, dillerini konuşanlara izin vermeyen namaz kılana gerici damgasını vuran zihni bulanık bu boş kafalar yüzünden bu gün iktidara sahip intikam ve kin duygusu ile hareket eden bir güç yarattık. Yani bu gün ağlayanların hepsi bugün olanların asıl sorumlularıdır.
                Gelelim sıcak olan kürtaj sorununa... Akıl almaz derecede saçma ve faşizan bu kararı destekleyen herkesin vicdanından da beyninden de şüphe ederim arkadaş ben. Yukarıda söylediklerimin tam tersi olarak saldırgan ve kabul etmeyen bu tutumumun sebebini de yine yukarıda bir yerlerde belirtmiştim. Vicdanım o kadar hasar aldı ki mantık ve nezaket zul hale geldi. İlk olarak kürtajı cinayet gören, bir canlının hayatının sonlanmasına kimsenin karar veremeyeceğini savunan insanlara demogaji yapmadan düşünmelerini öneriyorum ben. Çünkü görüyorum ki düşünmüyolar. Ne demek cinayet , neresi cinayet bunun. İnsan hakları beyannemesinde ve uluslar arası sözleşmelerde bile insan tanımı insanın doğumu ile başlamıyor mu? Hangi hukuktan bahsedyorsunuz siz. Henüz bir kaç yüz bin hücreden ibaret olan ve herhangi hiç bir insani vasıf kazanmamış canlı bir organizmayı sadece zorunlu sebeplerden dolayı aldırmak hangi mantıkta cinayettir. En basitinden hangi kadın canının bir parçasını daha öpmeden toprağa gömmek hatta çöpe atmak ister. Kanlı canlı vatandaşlarınızı ellerinizle öldürürken hiç bir hakkına sahip çıkamazken size mi düştü bir ceninin haklarını savunmak. Neyinize lan sizin.               
                Sen önce Uludere de ki cinayeti akla, Çayan’ın anasının babasının gözyaşını dindir...
                İnsan hakları beyannamelerinde insan bedeni üzerinde insanın tasarrufu esas kılınmışken, kadının kendi rahmi ile ilgili tasarrufuna sen hangi mantıkla kısıtlama getrebilirsin. Kürtaj sanki bir doğum kontrol yöntemiymiş gibi konuşuyorlar, öyle göstermeye çalışıyorlar. Yeterince sevişmedikleri için olayı anlamıyorlar ama biz sevişen insanlar olarak toplanıp anlatalım istiyorum.
                “Arada olur be hacı, ne kadar korunsan da patlarsın bir yerde...”
                Tecavüz sebebi ile olan gebeliklere hiç girmiyorum bile. Devlet bakarmış. Dönde açık götüne bak önce sen. Nereye bakıyon ya allah için. Çocuk esirgeme kurumlarında hapishanelerde çocuklarına tecavüz edilirken senin tutup da devlet bakar demek nasıl da populist ucuz aşşağılık bir yalandır.
                Ulan sen bir çocuğun insanca yaşaması için ne ölçüde bütçeler gerektiğini bilmiyorsun herhalde. Hayatın olağan akışı içinde  istenmeden kalınan gebeliklerden daha doğal ne olabilirki. Kadın ve erkek çift olarak ortaklaşa böyle bir karar aldıktan sonra sana ne bok yemek düşer.
                Aslında olayın daha vahim bir durumu var, o da kürtaj yasağı ile birlikte meydana gelecek olan vahim sonuçlardır. Merdiven altlarında sağlıksız koşullarda yapılan kürtajlar artacak. Ve daha kötüsü bu kürtajlar yasal olmadığı için daha pahalı olacaklar. Hem bir sürü para verip hem sağlıksız olacak bu işlem sebebi ile ölümler artacak, hastalıkalr çoğalacak. Daha vahimi buna maddi gücü elvermeyen fakat doğum yapmak istemeyen gencecik kızlar kendi imkanları ile ilkel yollar ile düşükler yapmaya çalışacaklar. Kaç cana mal olacak bir düşünsenize. Sen kürtajı yasakladın diye insanlar sevişmeyi mi bırakacak sanıyorsun. Sen bu kararla resmen sağlıksız ve fahiş fiyatlı kürtajların ve düşüklerin önünü açmış oluyorsun.
                Sana bir şey diyim mi Devlet, daha çok dikkate alman için şöyle diyim hatta;
                “ Allah için her boka burnunu sokma...”