4 Şubat 2014 Salı

Anne,koli,depresyon ve zeytinyağı



               Dün gece saat 03:00 sularında canım çok acıyordu. Sürekli hayaller kuran her insanın paylaştığı makus kader gelip beni de bulmuştu. 25 yaşındaydım ve hayal ettiğim şeyleri o kadar çok hayal etmiştim ki bu güne kadar olmamaları beni mutsuz eder duruma gelmişti. Çünkü artık hayallerimin hepsini sonuna kadar hakettiğimi düşünüyor ve olmamalarına çıldırıyordum.
                Neden sanki her tatilimi İbiza’da ya da bilemedin Barbados adalarında geçirmiyordum.
                Pahalı saatler takıp sürekli bronz tenim, beyaz dişlerim ve adonis kaslarımla ortalıkta cirit atamıyordum. Oysa ki çok zor değildi bunların hiç biri sadece biraz para gerekiyordu. Sonrası kolaydı, araba, Playstation 3 ve daha bir sürü şey. Çok fazla param olmadığı için hayallerimin skalası çok genişti. Playstation 3 ile son model bir üstü açık arabaya olan açlığım aynıydı. Yeniçağ hastalığıydı bu. Yeni dünya düzenindeher şeyden bir parmak ağzımıza çalıyorlar gerisini de tvlerden izlettirip gazetelerden okutturuyorlardı. Çok zengin olmayanlar, yaşarken çok zengin olanların hayatlarının fragmanını izliyor gibilerdi. Öyeydik. Jetimiz yoktu belki ama uçaklar ile seyahat etmeye çok aşinaydık. Yurtdışında yaşamıyorduk ama ınterrail erasmus work and travel derken kapı komşusu etmiştik Avrupa’yı.  Hiçbir zaman İbiza görmemiştik belki ama en azından bir iki kere Belek ya da Bodrum ‘da kalbur üstü tatiller yapmıştık. Sevgililerimiz bir Rihanna bir Ryan Gossling değildi belki ama arabası ve iki adonis kası olan erkek görmüşlüğümüz ve solaryumlu kıvrak popoları öpmüşlüğmüz vardı . Anlayacağınız modern yaşam bize hep “aslında ulan bende öle yaşayabilirim”i hissettirip motivasyonumuzu kaybetmemizi sağlamamız için bir parmak bal çalıyordu ağızlarımıza. Bu sebeple arada normal fyatının beşte birine tatiller alışverişler yapabiliyorduk. Şehir fırsatı yok mango alışveriş günleri yok bilmem ne shopping fest derken birer doz zehiri bırakıyorlardı kanlarımıza kapitalist güçler. Amerika’nın oyunuydu bunların hepsi. Go Home Yankee!!! Yoksa üç kuruşa zengin yabancı şirketlerin paralarına para katmak için çalıaşcak kalifiye gençleri nasıl bulacaklardı. Bu sistem normal gelirli iyi eğitimli gençleri kandırmak için göster ama elletme taktiğini kullanıyorlardıı. Umut, kapitalist sistemin çarklarının dönmesi için işçi sınıfına verdiği bir zehirdi. Umut ettikçe çabalıyor biz çabaladıkça onların zenginliğine zengin katıyorduk. Ama bunlar umrumda değildi ben olmayan hayallerime üzülüyordum. Ben araba şahane tatiller güzel bir ev ve Playstation 3 istiyordum.
                Dün gece saat 03:30 sularında ısrarla, sigara ve demli çay eşliğinde çıldırıyordum.
                Odama sığmıyordum. Oysa göstermelik bir Ikea odasından farksızdı odam. Geniş olmasından çok; acaip planlı ve modern mobilyalar sayesinde hem çok fazla şey sığdırabildiğim hem de kendmime özgür alanlar yaratabildiğim bir odaydı burası… Bu odaya sığmıyordum ben. Çünkü çıldıran her insan bilir ki çıldırmak birkaç evreden oluşmaktadır ve ilk etapta olduğunuz yere sığamazsınız. Odayı geç eve, hadi evi boşver koca memlekete sığmıyordum. Gökyüzü ,tavanı basık bir çatı katı gibi üstüme üstüme geliyordu. Duvarlar bakire bir kızın bacak arası gibi inatla sığamayacağım kadar daralıyorlardı. Ben dün gece 03:45 sularında delirmeden bir on dakika kadar öncesini yaşıyordum.
                Gel gör ki bu sabah 09:55 zil sesine uyandım. İsterik bir porno yıldızı gibi her basıldığında şatafatlı ve gerçek olmayan çığlıklar atıyordu zilim. Susar dedim susmadı mecbur kalktım yatağımdan. Otomatiğe bastm banamısın demedi. Kapı  otomatiği orospu bir karı gibiydi ne kadar basar basayım banamısın demiyordu. Ev ev değil kadınlar hamamına dönmüştü. Çıldırma seansıma 10:00 suları gibi dün gece kaldığım yerden devam ediyordum. Kapıyı açtım ve nasıl olsa birinci kat diye düşünüp terlik bile giymeden  apartman kapısına kadar ikişer merdiven atlayarak indim. Sadece en son sekiz basamağı birazda merdivenlerin kenarında ki korkulukların yardımı ile bir üç adımcı atlet edası ile derin bir nefes alıp atlayarak kapıya ulaştım. Kapının diğer yanındaki kargo elemanına kapıyı açtığımda Altın madalya kazanmış bir atlet edası ile buyrun dedim.
                Kargo elemanın getirdiği koliyi sırtlayıp bir hışımla yukarı çıkardım. İnerken uça uça atladığım basamakları çıkmak bir zul haline gelmişti.  Annem’in doldurduğu koli her attığım adımda bir kilo daha ağırlaşıyordu sanki. Omuzumda yük yokken çerez gelen merdivenler şimdi nasıl da eziyetliydi. Annem yine bana hayati bir ders vermişti. Asıl hayat sorumluklarımı omuzladığımda zorlaşacaktı. İnerken hemen çıkarım nasıl olsa diye kapatmadığım kapıyı girince arkadan topuğumla tepikledim. Girişe serdiğim annemin gönderdiği kilimin üzerinde annemin gönderdiği koliyi yine annemin geçen geldiğinde aldığı bıçak ile açmaya çalışıyodum. Annem peşimi bir türlü bırakmıyordu ve ben annem olmasa kendime şu hayatta bir meşgale bulamayacak kadar yalnızdım. Kolinin içinden çıkan ilk şey Tat Salça kavanozunun içine konmuş ev yapımı salçaydı. Binlerce kişinin çalıştığı devasa aletlerin bulunduğu Tat Holding’in para için yapıp sattığı salçalar sürekli alınmalıydı, ancak bu şekilde sistem devam ederdi.  Ama annem bir kere almış ve bundan sonra sürekli içini kendi yaptığı salça ile doldurur olmuştu. Babam zaten kiloluk dondurma kaplarının tamamını alet çantası olarak kullanıyordu. Tornavida olsun çivi olsun… Ben de iki buçuk litrelik şaşalların diplerini maket bıçağı ile kesiyordum. Ailecek modern hayata bambaşka açıdan bakıyor kapitalist dünyayı yeniden yorumluyorduk.
                Kolinin içinden içli köftleleri ev yapımı zeytinyağları sucukları dolaba yerleştirdim. Salona geçip bir sigara yaktım. Annem sanki beni görmüş gibi sigaramı yakar yakmaz aradı. Telefonum uzaklardan çalıyordu ama emindim Annem’di. Bu günlerde Kamu Haber ve annem dışında kimse beni merak etmiyordu. Gidip telefonu açtım. Annem koliyi alıp almadığımı zeytinyağının ev yapımı olduğunu belirtti. Salçanın acı olabileceğini, sucuğun ise şahane olduğunu söledi. Tulum peyniri ise Tunceliler’den aldığını hakiki deri basması olduğu husunda şüphesinin bulunmadığnı da ekledi.

                Dün gece 03:00 sularında başlayan her modern zaman genci gibi hakkını vererek yaşadığım hayaller ile gerçekler arasında sıkışmış ruh halim annemin gönderdiği erzaklar ile pamuk gibi olmuştu. Tek derdim bozulmadan hepsini yemek ve sadece sigara alarak birkaç hafta hiç para harcamadan geçinmekti. Anlamıştım annem benim yıkıcı ve yaratıcı kaosumun en büyük düşmanıydı.   

28 Ocak 2014 Salı

Hayatımı sikeler.


Merhabalar günlük,
Sana yazacak pek bişeyim yok.
Hayatım " eh işte" den belki bir tık üsttür.
Kendi kendini iyi eden uzakdoğulu savaşçıların hikayelerini biliyorsundur.
Ben bir uzakdoğulu savaşçıyım.
Miğdemi yaran falçataların bıraktığı acıyı zihnimle tedavi etmeye çalışıyorum.
Günlük yardım et bana, ben hiç iyi değilim.
Şöyle ki;
İyileşemiyorum.
Boka battım.
El uzatanaım yok gibi.
Bir odadayım odanın duvarları her beş dakikada bir üstüme doğru iki santim daha yaklaşıyorlar.
Kendimi başarılı hissettiğim hiç bir alan yok, keza başarılı hissettiren kimsem de.
Kimsem yok aslında sorunum bu yoksa başarıyı sikerler.
Günlük çok yalnızım hadi kalk da beraber film izleyelim.

Bazen böyle canımın çok acıdığı anlar oluyor.
Kötü bir aşığım ben hem, belk ondandır.
Sevmesini beceremediğim için istediğim gibi sevilememem de normal.
Eskiden beri hep bir doğa üstü şeylere inanma hevesi var ya kanda, filmler de ki gibi falan aşklar var sanıp tutuluyorum.
Erkek için bu pembe takım elbise gibi oluyor ama. Çok gay işi. Ama ben gayleri de seviyorum.
Kafam da doğrularım var santim şaşmıyorum onlardan.
İnatçımıyım? Aslında hayır.
Sadece değişmeyi sevmiyorum.
Bir de mesela birisini çok sevdiğin zaman...
Günlük çok sevme kararında sev.

Günlük kıskançmısın sende?
Çağın hastalığı.
Bak mesela Mehmet delirecek kıskançlıktan.
Mesela eskiden yazdığım günlüklerimden birini bulsam üzülürmüsün sen de?
Yoksa bulsam değil de bulup da karşına çıkarsam gülerek bunla biz eskden anlarsın ya...
Sonra gülsem.
İkincisine mi üzülürsün.
Günlük benim olayım kıskançlık değil de yeterince sevilmeyince tutuluyorum her şeye.
Günlük poligona gidip ateş edelim mi bişeylere.

Günlük bir isana bişey yazmak isterse kapatma kapağını ona.
Bırak yazsın.
Günlük seni hiç sevmiyorum.

27 Aralık 2013 Cuma

om mani padme hum!


                                   
yalniz etrafinda nefes almaliyim
Asaf Halet Çelebi

Senin tavrında bir melodi var.
Halinde bir ritm.
Vazgeçmeyelim sevişmekten istiyorum
Aşk konusunda mutlak bir bilinç
Müzik olmadan devrim olur mu?
Taksim karışık beni bekleme hiç.

Bu aşk dediğin acemi bir şairde hep bir kafiye tasası


Sana beyaz oje alacağım!
Bu yanımda kalacaksın demek
"Toz topraktan etime renk veren rabbim"
Elbet bir plan yapmıştır benimle de ilgili.
Hamdım piştim
Bir hayal peşin düştüm
Kınından çıktı kılıç
Bileklerimde bir uzakdoğulu hafifliği
Üzgününm elimi bırakmalısın
Niyetim katliam çünkü

Kızım olursa adını diren koyacağım!

Miğdemizi falçatalarla yaracaklar hissediyorum
Parmak uçlarında biriktirdiğin şekerleri dudağıma sür
İlacı olmaz ölümün belki
Ama dudaklarımda pembe bir tad kalır.Sonsuz
Bir demli çay kırmızısı
Sigaranın izmaritine bulaşmış et parçası
Ve kendini tekrar edip duran dalga sesi
Yüzünde hep bir şey merak edermiş halinin sebebi meğerse
Burnunun bir soru işaretine benzemesi

Merdivenleri rengarenk yapacağız!
İstanbula daha çok yakışacak kerhane ışıklı köprülerinden
Gökkuşağı yapan ilk halk olarak biz
Altından geçecez her ayın ilk pazarı
Aşk diye bağırıp duran sesimiz
İşimiz bitince gökkuşağı ile
Toka yapacağım o merdivenlerden sana
Sahibi vurulan bir atın koşuşuna paralel dağılan saçlarını
Hizada tutsunlar diye.

Sol tarafımda dur uzaklaştıkça dengem bozuluyor!

Sen beni bir de kavgada gör, gururdan gözlerin dolardı
Sigaramın ucundaki külü asfalta düşürmeden dövüşürüm
Sırf sen güldüğünde dudağının kenarında biten mor menekşe
Hep mor menekşe olarak kalsın diye.

Sen yine de uyurken örtme pencereni
Bir bakarsın pat diye gelmişim bahar gibi

"ibrâhîm gönlümü put sanıp da kıran kim"

20 Aralık 2013 Cuma

Part-1








Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk
                                                                                                Turgut Uyar
               
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım 
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından 
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından 
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar 
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut 
Bu evleri atla bu evleri de bunları da 
Göğe bakalım
                                                                                                                                                    Turgut Uyar










Tabiatın tüm dengesi; yazın karpuz, kışın mandalina…
                Bu deli işi sonsuz kozmos; kayan yıldızlar ve bir sürü gezegen…
                Hepsi senin içindi aslında, benim içindi, bizim...
                Bir tutturmuştum sen diye öyle gidiyordu günlerim.
Sen.
Aysel…

İçi çivi dolu bir kafeste kuyruğu kesik bir aslan gibiydim. Canım acıdıkça kendimi sağa sola vuruyor, vurdukça acımı katlıyordum.
P harfini sevmiyordum adında yok diye.
                Ş harfine saygım sonsuzdu. Ş olmazsa aşk olmazdı ne de olsa.Sevişmek keza…
Senin bir halin vardı ben ona meftundum. Böyle başına buyruk kendi bildiğini okuyan bir hal... Senin ayak parmakların bile yer çekimine meydan okuyordu. Sen bunun için vardın sanki.
“Dünyaya karşı durmak ile meşhurdun.”
Gece bir sahil kenarında yakamozun altında uyuyakalmışsın. Güneş değil gece yakmış seni ondan böyle esmersin. Ondan halinde sahile vuran dalgaların coşkusu… Ondan böyle kıpır kıpır yengeç adımları geziniyor saç köklerinde. Dudaklarının rengi deniz kenarında her gördüğünde “dünyanın en büyülü taşını buldum işte” dedirten taşın renginden.
Ve eminim bizim oralardan bir sahil kenarı bu…
Göğsüne gömdüğün limon ağaçlarının kokusunu başka türlü açıklayamıyorum.
Aynı semtin çocuklarıyız.
Biliyorum.
Pencereden avluyu izliyorum bende o sırada, ağaçları, bankları… Kuşları sayıyorum beynim bulanıklaşıyor, uyuyorum. Sonra uyanıp aşık oluyorum sana. Sana o kadar güzel aşık oluyorum ki, hayat yayılıyor bedenime…
Pencerem avluya bakıyor. Sen biliyorsun zaten. Kocaman bir avlu… 3. Kattayım ben. Tepeden görüyorum. Oval bir boşluk... Biliyorsun. Etrafında banklar, biraz ötesi karınca yuvası gibi sıkışık ağaçlar… Ağaçların içinden bir yol uzuyor, bir yerine kadar görüyorum. Sonrası püfff…Sonrasını bilmiyorum.  Dünyam penceremin izin verdiği kadar geniş… Yolun iki kenarı da ağaç az önce dediğim gibi. Sıra sıra… Yarısı çam ağacı; öyle güzel kokuyorlar ki… Birkaç kiraz, gerisi ise hiç bilmediğim şeyler. Ben onlara Aysel diyorum. Adını bilmediğim güzel ne varsa evrende Aysel benim için. Banklarda oturup hafta da iki bilemedin üç kere yaktığın sigaraları seninle içiyorum. Hepsi Aysel işte… Belli sevdiğin var her sigara en fazla üç nefes dayanıyor sana.
Aysel renk olsan beyaz olurdun.
Çok hızlı sigara içiyorsun, korkum sana bir şey olacak.
Sonra değiştikçe mevsimler ara sıra kuşlar geliyor penceremin önüne. Şans o ya Fırat o sırada müzik açmış oluyor. Ne zaman bir kuş görsem Fırat kesin müzik açmış oluyor. Ben ne zaman kuş görsem…  Keşke hep kuş görsem…
Vazgeçiyorum sonra her şeyden. Seni izliyorum. Güneş açmış, sen yine sahile inmişsin. Böyle beyaz bir elbise… O kadar güzel bir elbise ki üstünde uçuşuyor. Fakülte çıkışında gidilen evlerde içilen ilk sigaranın verdiği huzur bunun yanında düğün sabahı dudağında uçuk çıkan gelinin durumu kadar çirkin… Sen o halinle ayak bileklerine kadar kuma gömülmüşsün. Hemen hemen kahvenin aynı tonunu paylaştığın kumla birleşiyorsun. Tüm sahil bir parçan… Ben seni izliyorum. Cesur adam sevişir, korkak adam aşık olur… Aşığım sana. Seni sadece izliyorum.
Ayaklarını arada suya değdiriyorsun. Sanki küçük bir çocuk denizi şekerli yapmak için topitopunu denize sokup çıkarıyormuş gibi… Ayakların denizin tüm homojen yapısını bozuyor. Sen dengeyi bozuyorsun. Ve sen bunu hep yapıyorsun.
Diz kapakların bir yaş pastanın ortasına konulan bonibon gibi duruyorlar. Ondan dizlerini denize sokmuyorsun. Sadece ayakbileklerini… Biliyormusun ben bunu Fırat’a hep anlatıyorum, Fırat benimle hep kafa buluyor. Fırat’a göre senin diz kapakların facebookta atılan bir mesaj gibi…
?
Sadece bir soru işareti gibi yani. Merak uyandırıyorlar. Halbu ki bu o kadar saçma ki… Çünkü boynun kafalarda hiç soru işareti bırakmayacak kadar davetkar.
Fırat ile sen konusunda hiç anlaşamıyoruz. Anlaşmamızı da bekleme zaten . Aşkta mutabakat olmaz.
Dönüp seni izlemeye devam ediyorum. Tombul ve çirkin bir adamın önünden geçiyorsun. Piç kurusu sana bakıp bakıp duruyor. Sağ tarafında çekik gözlü Yörük bir teyzenin haşlamak için şalvarında mısır koçanı temizlediği barakası var ve senin geçmen üç adıma bakıyor. Bir an bile göz hapsimden çıkmıyorsun. Yürüdüğün yerde bir kalabalık görüyorum. Sağ çaprazında ki Polis kampının önünde. Söğüt ağaçlarının arasından bir grup çıkıyor. Siyah kapşonlu zenci adamlar çıkıyor... Zenciler mi yoksa çok yenmiş Güneyli çocuklar mı kestiremiyorum. Ama salak olduklarına eminim. Çünkü bu hava da kapşon takılmaz.
Kalabalık bir anda bağırışmaya başlıyor. Herkes o yöne dönüyor. Çekil ordan diye yalvarıyorum sana.
 Çekil ordan herkes o tarafa bakıyor seni görecekler…


9 Aralık 2013 Pazartesi

Biz sosyalistler biraz romantik oluruz. O yüzden inancımız tam olarak şudur. Sonunda iyiler kazanacak…


AKP ve temsil ettiği zihniyetle sorunlarım var.
Özgürlük deyip de neyin özgürlük olduğuna karar veren megolomanları sevmiyorum. 
Kendisinin insanların yaşam alanlarını belirleme konusunda  tek yetkili unsur olduğunu düşünecek kadar zafer sarhoşu olan insanları anlayamıyorum da.Halkına bu kadar tırnak içinde “gevşek” ve ciddiyetten yoksun davranan, göz göre göre yalan söyleyen ve sonrasında bir şey olmamış gibi pişkin pişkin gülen insanlar çoğaldıkça umudum azalıyor. Gencecik çocukları büyük bir kin ve nefretle katleden, halkına ve Anadolu halkını oluşturan tüm bileşenlere asilimilasyon politikası ile saldıran bir devlet yapısına tahamülüm yok. İçi boşaltılmış milli ve dini değerler üzerinden ajitasyon yapan, her geçen gün çirkin yüzünü göstermekten çekinmeyen bir egemen sınıf gerçeği tüylerimi diken diken ediyor. Cumhuriyet değerlerine saldırmak ile eleştirilen fakat gerçeğe baktığımızda cumhuriyet rejiminin yönetimi bir grup adama devreden oligarşik gerçekliğine körü körüne bağlı bu gerici ve karanlık ideolojiden nefret ediyorum. Bunlar -ki bu ayrımcı dil artık zaruri bir hal almıştır- devlet organlarını kullanarak kendilerine bir güç atfetmekte ve devlet organlarını şiddetlerinin ve intikamlarının bir enstürmanı olarak kullanmaktadırlar. Zalimdirler. Ezilen insanların duygu yoğunluğunu ve incinmişliklerini kendi zenginleşmeleri ve güçlenmeleri için bir silah olarak kullanmaktadırlar. İki yüzlüdürler.
Gezi Süreci sonrası “Beyaz Türk” diye tabir edilen insanlarda popüler deyimi ile bir Kürt Realitesi şekillenmeye başladı. “Bize bunları yapan Doğuda ki kardeşlerimize Allah bilir bunca zaman neler yapmışlardır” gibi masumane ve gayet doğal bir his kucaklaşmamıza ve anlaşmamıza sebebiyet verdi. Bu sebeple bu süreçte hayatını kaybeden kardeşlerimizi hep güzel hatırlayacağız. Onlar ki bizim yaşayarak değiştiremediğimiz düzeni dövüşerek hayatlarından vazgeçerek değiştirecek kadar güzel çocuklardı. Hepsi bizim kardeşimizdir. Anaları anamız acıları acımızdır. Biz sarılmayı ve gerçekten mutlu olmayı saf ve pürüzsüz bir eşitliği gördük. İlk defa demokrasiyi yaşadık.  Üç tane ağaç için başlayan süreç bize her geçen gün kendimizi bir kez daha hatırlattı. Ama ne yazık ki devlet olgusunun bu kadar güçlendiği ve kurumsallaştığı her toplumda olduğu gibi bu süreç hemen tasfiye edilmeye ve itibarsızlaştırılmaya başlandı. “İlk üç gün iyiydi de sonra olanlar … “ ile başlayan revizyonist dil aslında zenginliklerini kaybetmekten korkan egemen sınıfın boş lakırtılarıydı. Gerçek aşikardı. Altlarında ki halı çekilmiş bir kere tekerlerine çomak sokulmuştu. Bu zihniyetin gün be gün öfkelenmesinin pervasızlaşmasının yalanlarla halkını kandırmaya çalışmasının tek sebebi buydu. Amed’de İbo ile Şivan’a konser verdirip üzerine ordaki halkı göz göre göre kurşunlamak, sonrasında şunu diyebilmek içindi.
“Bunlar sürece zarar vermek isteyenler”
Yalan. 
Göz göre göre yalan söylemeye devam ediyor. Üslubu ve çözüm metodları zaten sorunu doğru anlayamamış olduğunun resmidir. Anadolu topraklarında Kürt Halkı özelinde tüm azınlıklara yapılan baskıcı ve zorba tutumunu değiştirmek için önce kendini eleştirmesini beklediğimiz egemen sınıf bundan uzakta bir siyaset gütmektedir. Kürt sorununu çözmek için masaya Kürt Halkı üzerinde ve kürt sosyalist mücadelesi içerisinde önemli bir güce sahip olan insanlarla daha önemlisi sorunun asıl muhatapları ile konuşmaktansa devşirme bir figür ile el sıkışmak neyin nesidir. Barzani kürt hareketi için tabi ki çok önemli ve büyük bir isimdir . Ama Türkiye Cumhuriyet’i Devleti bu kürt sorunun çözümü için neden Barzani ile bir gösteri yapmıştır. Cevap çok açık. Artık kürt sorununu bir Türkiye sorunu olmaktan çıkarmak bir bölge sorunu haline getirmek istemektedir. Böylece artık Kürt Sorunu kapitalizmin bir konusu olacaktır. Bu sebeple şu toprakların görüp görebileceği en önemli barış hareketi olabilecek bir olayı sünnet düğününe çevirip İbo ve Şivan’a şarkı söylettirmek hiç de şaşırılacak bir şey değildir. Bu insanların vizyonu budur. Şivan Perver konusuna hiç girmeyeceğim bile. Öyle bir söz söyleme hakkım olduğunu düşünmüyorum. Şivan Perver’in hiçbirzaman borcu yoktur konu Kürt sorunu ise Şivan hep alacaklıdır. Gönül başka isterdi ama dediğim gibi Şivan Perver böyle istemiş ve böyle olmuştur.
Sahneye çıkıp da Kürdistan deyişine, Şivan’ı topraklarına geri çağırışına kanmayacağız. Senin ne kadar yalancı ve çıkarcı olduğunu biliyoruz çünkü. Seni Roboski’de gördük. Rojava’da, Armutlu’da,Gazi Mahallesi’nde, Tuzluçayırda gördük. Seni son birkaç gündür Gever’de Yüksekova da görüyoruz. Seni Suriye konusunda gördük. Düşmanının kalbini yiyecek kadar şerefsiz ve haysiyetsiz insanları korurken de gördük seni. Sana karşı sesini yükselten herkese saldırırken gördük. Seni rahatsız edebilecek her soru soran kişiye” seni kimin konuşturduğunu biliyorum” diyecek kadar basit bir dille nasıl buralara kadar geldin anlamak mümkün değil. Demokratikleşme paketi adı altında ne yaptığını kendinin de anlamadığı bir dönüşüm sürecine soktuğun ülkenin halkları olarak özgürlükten anlamadığını da biliyoruz. Hrant Dink’in katledilişi sırasında da tanıdık seni. Kemal Kılıçdaroğlu için “soy sop” siyaseti yaptığında da tanımıştık zaten. Sırıta sırıta "gemicik yahu gemi değil" dediğinde de anlamıştık seni. Şimdi de sevmediğin herkesi hapislere attırmandan da anlıyoruz nasıl bir adam olduğunu. Ki sen hapse düşünceleri için atılmış bir insan olarak bu konuda daha hassas olman gerekirken herkesi tıkıyorsun cezaevlerine. İnsanları fişliyorsun. Dinletiyorsun takip ettiriyorsun. Giyimine içkisine yemesine karışıyorsun. Halkı bölüp paranoyaklaştırıyorsun. Kötü insanların hep bir sebebi olur ama sen neden böylesin Tayyip anlamıyorum.
Tek sen değil tabi muahelefeti de unutmamak lazım.
Muhalefetle ilgili sorunlarımı da senin üzerinden dökeyim masaya. Herkesi CHP’li sanmıyor musun çıldırtırsın adamı. CHP’li değiliz Tayyip Bey. Hatta şöyle diyeyim senden daha çok sorunumuz var CHP ile. Kendini solcu diye tanımlayan bu parti ile bizim kavgamız solcular olarak daha büyük. Ermenilerin, Kürtlerin ve türlü türlü tüm azınlıkların uğradığı ve uğramakta olduğu kültürel katliamların ve hatta bir adım ötesinde silahlı saldırıların mimari bir zihniyetten bahsediyoruz burada. İlk kurulduğu günden bu yana işçi ve emekçı sınıfı değersizleştirip ülkeyi bir grup patrona peşkeş çeken ve brujava sınıfının oyuncağı yapan, tüm kaynakları belirli bir sınıfın zenginleşmesi için onların hizmetine sunan militarist zihniyetle bizim derdimiz daha büyük. Senin anlayamayacağın ve hiçbir zaman da çözemeyeceğin bir hesaplaşma bizimkisi. Onların solculuk adı altında ki faşist tutumları ile ilgili büyük kaygılarımız var. Bu coğrafyaya ait sorunların hepsine bakış açılarını biliyoruz ve hiç birinde aynı şekilde düşünmüyoruz. Türbanla meclise girilmesini protesto etmelerini anlıyoruz onlara yakıştırıyoruz fakat sahiplenmiyoruz. Kürt ile Türk eşit dedirtemezsiniz sözlerini yadırgamıyoruz tam tersine zihniyetlerine cuk oturduğunu düşünüyoruz. Seküler dünya bakışı diye bir din fobisi oluşturduklarını ve bu saçma korkuları yüzünden sizin oyun alanınızı isteyerek veya istemeyerek güçlendirdiklerini de farkındayız. CHP gibi bir alternatifin varlığından duyduğunuz derin huzur gözlerinizden okunuyor haklısınız da. Askerleri rejimin bir koruyucu unsuru olarak gören kokuşmuş ideolojilerinden ve yürüttükleri tanklardan nefret ediyoruz. Biz onlardan değiliz biz onlardan çok çekenleriz. Sizden çok çekenleriz hem de. 

Uzatmamak lazım. Biz bir üçüncü yol istiyoruz. Denedik ve gördük ki oluyormuş da,. Herkesin eşit olduğu bir yapı. Saygılı,yabancılaştırmayan,dinleyen,anlayan bir his…  Sivil ve özgür bir toplum… Nasıl da sıradan şeylerin savunucusuyuz halbu ki. Para, güç şiarınızı öyle bir eğip bükmüş ki, insan olmanın bizatihi gerekliliklerini isteyen bizler marjinal oluyoruz. Eşit paylaşım demeyi marjinal görecek kadar insan olmaktan uzaklaşan sizler, insanların gözlerini boyamak için bu gün dini yarın dili öbür gün rengi üst kimlik yapma çabası ile toplumun homojen yapısını bozmaya devam edin. Kaos sizin gibi insan kanından beslenenler için hep fırsat demektir. Halkları birbirine kırdırıp elinizi avuşturun başlarında. Siz yaşam denen ekolojinin leş yiyicileri, akbabaları… Kapitalizmin o köpek dişleri etimizde dökülecek bu sefer. Biz artık zulmünüzden bıktık. Siz bir kere korkmaya başladınız. Siz gidicisiniz.
Biz sosyalistler biraz romantik oluruz. O yüzden inancımız tam olarak şudur.

Sonunda iyiler kazanacak…

* Yazıda MHP ve BDP ile ilgili bir yorum olmaması bu yapılarla sorunumuz olmaması demek değil. Başka bir zaman da onları yazarız. Ama BDP sıralarında ki akli selimlerin kendi siyaset metodlarını anlayan bizim gibi insanları kendi acıları üzerinden dışlamaları hoş değil. Ve Sırrı Sıkık denen milletvekilinin o bayana söylemiş olduğ pis ve seviyesiz laflar yüzünden özür dileyememesini de tiksinerek izledim. Acaba gerçekten sizi olduğunuzdan önemli mi görmüşüz. Barışın bir unsuru olarak bu kadar umursamaz özensiz ve kaba dilinizle derman değil dert olursunuz sadece. Sırrı Sakık özelinden bu mücadele için de olup da sadece Kürtler'in acı çektiğini sanan kişilere de seslenmek istiyorum. Dostum bu gün Tayyip'i protesto için sokağa döküldük diye yarın sana karşı sokağa çıkmayacağız demek değil bu.

Bu bir Kürt Halkı kavgası değil Anadolu Halkları kavgasıdır. Kanayan tek yaramız Kürt yarası değildir.

7 Kasım 2013 Perşembe

Bir fırtta döner başım/ Beni bir öpsen yaza döner kışım...(Ahmet Kaya eşliğinde okunması şiddetle tavsiye olunur)


Dünyayı hangi renge boyamak istersin!
Ben siyah çünkü insanları sevmiyorum
Ama bazen kırmızı tutku şehvet hırs; Beşiktaş Ulan!
Bazen Pembe, sadece kardeşimi düşündüğümden
Bazen Yeşil, yeşil çözer beni her istediğimde
Bazen beyaz, çoğu zaman beyaz hatta
Beyaz Sensin çünkü.

Bir bulmaca gibi yaşamak,
Sen bir ucundan
ben bir ucundan dolduruyoruz
Resimdeki sanatçı Suavi
Mısırda bir nehir bilmiyorum
Eski dilde su ne demek der gibi bakıyorsun bana
Beceremiyoruz, kalkıyorsun. Dolaptan iki bira çıkarıp
İlkini dişinle açıyorsun
Sonra balkondan aşağı tükürüp kapağı
Ertesinde balkondan sarkıp izliyorsun
Bir ayağın havada neredeyse
Tehlikeli ne varsa yapıyorsun.


Kafamı dağtma gülümseyip
Bahar vakti zaten ruh halim,
Toprak kokusu ince bir esinti ve tabak gibi güneş
Bozma dengemi,
Gülme kafelerde ağız dolusu bana
Banklarda, hayatın olduğu her yerde.Vapur.Da.
Sokaklarda gülme
Deniz kenarına atılmış bir beyaz tahta masa.Gülme!
Üstü rakı balık roka,
Ben çok yakışıklıyım, ciddiyim gülme.
Bir ucunda sen diğerinde ben
Dalga sesleri duvarın süsü
Ve gülünce sen
Ağzının içinde mühim bir olay için sakladığın belli olan
İnciler masaya dökülüyor.
Dikkatim dağılıyor.Gülme!
İki dal sigaramız var lakin yalnız bir kibritimiz
Dikkatli olmalıyız.














Bu gün bu sokak benim,
Bu apartman bu ev hatta her şey benim.
Cebimde iki tütün kağıdı,
Koltuk altımda ince ama ağır 1848 yapımı bir kurşun
Gözbebeklerimde Sakallı bir adam, görsen kesin bilirsin
Aklımın bir köşesinde sen, diğer kısımlar hercümerç
Kalbimin sınırlarına uçan tekmelerle taciz edende sensin
Tek kişilik festival, rengarenk bir tual zihnim
Her şey benim sen benimsin sonra,
Nazım'ın Piraye için yazdığı şiirler benim
İstediğini alabilirsin
Ve yanımdayken korkmana da gerek yok hiç
Bak ne kadar kocaman kollarım
Altında sen ve küçük dünyan
Gel burası evin olabilir hem bakarsın
Dedim ya burada hiç kaybolmazsın
Çünkü Kadıköy'de tüm sokaklar denize dökülür.