7 Kasım 2013 Perşembe

Bir fırtta döner başım/ Beni bir öpsen yaza döner kışım...(Ahmet Kaya eşliğinde okunması şiddetle tavsiye olunur)


Dünyayı hangi renge boyamak istersin!
Ben siyah çünkü insanları sevmiyorum
Ama bazen kırmızı tutku şehvet hırs; Beşiktaş Ulan!
Bazen Pembe, sadece kardeşimi düşündüğümden
Bazen Yeşil, yeşil çözer beni her istediğimde
Bazen beyaz, çoğu zaman beyaz hatta
Beyaz Sensin çünkü.

Bir bulmaca gibi yaşamak,
Sen bir ucundan
ben bir ucundan dolduruyoruz
Resimdeki sanatçı Suavi
Mısırda bir nehir bilmiyorum
Eski dilde su ne demek der gibi bakıyorsun bana
Beceremiyoruz, kalkıyorsun. Dolaptan iki bira çıkarıp
İlkini dişinle açıyorsun
Sonra balkondan aşağı tükürüp kapağı
Ertesinde balkondan sarkıp izliyorsun
Bir ayağın havada neredeyse
Tehlikeli ne varsa yapıyorsun.


Kafamı dağtma gülümseyip
Bahar vakti zaten ruh halim,
Toprak kokusu ince bir esinti ve tabak gibi güneş
Bozma dengemi,
Gülme kafelerde ağız dolusu bana
Banklarda, hayatın olduğu her yerde.Vapur.Da.
Sokaklarda gülme
Deniz kenarına atılmış bir beyaz tahta masa.Gülme!
Üstü rakı balık roka,
Ben çok yakışıklıyım, ciddiyim gülme.
Bir ucunda sen diğerinde ben
Dalga sesleri duvarın süsü
Ve gülünce sen
Ağzının içinde mühim bir olay için sakladığın belli olan
İnciler masaya dökülüyor.
Dikkatim dağılıyor.Gülme!
İki dal sigaramız var lakin yalnız bir kibritimiz
Dikkatli olmalıyız.














Bu gün bu sokak benim,
Bu apartman bu ev hatta her şey benim.
Cebimde iki tütün kağıdı,
Koltuk altımda ince ama ağır 1848 yapımı bir kurşun
Gözbebeklerimde Sakallı bir adam, görsen kesin bilirsin
Aklımın bir köşesinde sen, diğer kısımlar hercümerç
Kalbimin sınırlarına uçan tekmelerle taciz edende sensin
Tek kişilik festival, rengarenk bir tual zihnim
Her şey benim sen benimsin sonra,
Nazım'ın Piraye için yazdığı şiirler benim
İstediğini alabilirsin
Ve yanımdayken korkmana da gerek yok hiç
Bak ne kadar kocaman kollarım
Altında sen ve küçük dünyan
Gel burası evin olabilir hem bakarsın
Dedim ya burada hiç kaybolmazsın
Çünkü Kadıköy'de tüm sokaklar denize dökülür.








9 Ekim 2013 Çarşamba

Padişahım çok yaşa!



Allah bu günlerde bana karşı çok gaddar
İncecik bir ipte raksa zorlanmış alkolik palyaçoyum
Altım aslan kafesi
Padişahın sarayından sürülen bir cüceyim belki de
Padişahım çok yaşa!
Şu köşede kıvrılıp yatamaz mıyım yine de

Allah bu günlerde bana karşı çok realist
Babamın saçları beyazdan geçilmiyor
Faturalar desen diz boyu,
Annem üflesen düşecek garibim uçurum kenarında
Sağlık! kim kaybetmişte biz bulalım be hey dürzü
Sen sevgilim! yinede gir koluma.

Allah bu günlerde bana karşı çok unutkan
Bütün dualarımı duymazdan geliyor
Bürokratik sorunlardan ertelendiğini düşünmek istiyorum
Kim bilir belki de melekleri çok meşguldür.
Allah’ım yine de yaparsın isteklerimi sana cezerye getiririm
Güven bana Mersin’in cezeryesi pek meşhurdur

Allah bu günlerde tamamen bana karşı
İnönü’ye deplasmana gelmiş bir avuç İsrailli kadar korkuyorum
Sanki birisi sırtlayıp tüm dünyayı
Şaka olsun diye kucağıma bırakacak
Sevgilim var bir tek. O çok sever beni belli edemezse de
Ne yaparsın ama işte hayat bizi bir müddet ayıracak.

Allah bu günlerde bana karşı çok hassas
İki liraya alınan cam bardak gibi her an kırılacak endişesi
Kendine has cezalandırma metotlarını düşündükçe korkuyorum
Biliyorum gözü hep üzerimde sakallı bir amca o
Üstünde şile bezi
En ufacık şüpheye düşsem ondan anında vuruyor sopayı
Dedim ya Allah bu günlerde bana karşı çok duygusal
Zorlasam da olmuyor kendimi. Affet!
İsteklerin ikibinli yıllara nazaran çok marjinal!

Ben bu günlerde iyi bir şeyler hissediyorum Allah’a karşı
Sevmekten fazla ne yapabilirim senin için. Bilmiyorum
Hem biliyorum çiçek dediğinin dökülmesi kadar açması da olağan
Ve ne mutluyum ki dişlerin dudaklarının içinde ilelebet
Kalacak payidar.
Hassasiyetimi anla sevgilim.
Dişlerin bize eski bir kavimden yadigar.
Hem Allah’ın İsa’yı benden çok sevdiğine katiyen inanmam.
Ben O’nu İsa’dan çok sevsem hoşuna gider mi hiç!
Mesela sen beni daha az sevsen ben hiçbir şeye dayanamam
Saçmalama!
Sen yokken ki acımı dindirmek için bir bismillah yeter mi hiç!
Allah ile bir dargın bir barışığız.
Belki de bu yazdıklarım hoşuna gitmeyecek hiç
Ama anla beni sen ki her şeye can üflemişsin
Bilmezmisin ki başa gelen kötü herşey hırstan olur
Seni ne kadar sevdiğini söylememe gerek bile yok.Biliyorsun
Ama konu bensem sevgilim Müslüman olduğundan daha kıskanç olur
İşin özü bu bir barış çubuğudur.
İstiyorum ki kozmos bir az da bize kafa yorsun
Bende üstüme düşen her şeyi yapacağım söz.
Yalnız bir şeyi daha merak ediyorum.
Ben kanepede dertli dertli dönerken sen rahat yatıyor musun?
O değil de gerçekten altımıza odun atıyor musun?

Seni seviyorum.




20 Eylül 2013 Cuma

Ethem.Kardeşim!

Seni tanımıyorum ama fotoğraflarına baktım ağabeylerinin kardeşlerinin yazdıklarını okudum. Aynı şekilde büyümüşüz, muhtemelen aynı şarkıları dinleyip aynı şairlerin şiirlerini ezberleyip aynı kitapları okumuşuz….  Biz farklı yataklarda farklı şehirlerde uyumuşuz ama aynı düşü görmüşüz, aynı hayale inanmışız. Ethem, kardeşim, yürekli yiğit yoldaşım ne hazin ki sen benden daha çok inanmış ve sahip çıkmışsın gördüğümüz rüyaya… Bana kendimi kötü hissettiriyorsun Ethem. “Cesaret bulaşıcıdır korku geçici” der gibi bir bakışın var ya banka çömelmiş dururken… O bakışın bir kurşun olup deliyor içimi. Kurşun dedim Ethem, sakın senin canına değen şey ile aynı düşünme. Sana değen bir kahpenin çaresizliğiydi. Kurşun değil o. Sen inanmışsın bir rüyaya o yüzden uyanmak istememişsin. Bu ölmek değil kimse inandıramaz beni öldüğüne. Sen öyle sevmişsin ki düşlerini sadece uyanmak istemiyorsun. Hepsi bu. Ölmek çirkin, yaşamayı bu kadar seven insan ölür mü hiç?
Ethem kardeşim, seni kötü göstermeye çalışanlar var hep de olacaklar. Biz bu toprakların zulüm görmüş çocukları… Anadolu halkları… Alevisi, Kürdü, Ermenisi, Süryanisi daha nicesi… Ethem güzel çocuk. Sana bana kötü diyecekler. Ali’ye kötü Ahmet’e bölücü, diğerine terörist, berikine marjinal… Çapulcu kelimesini bilerek kullanmadım çünkü o kelime bizi itibarsızlaştırmak hayalimizi sulandırmak için seçilmiş bir şey. Ağzımıza pelesenk olsun istemedim. Devrimcisin sen. Biz devrimciyiz. Hiç bitmemiş bir ateşin külleri şimdi Anadolu’da, her rüzgarda dört bir yana dağılıyor. Aynı yaşamışız dediysem tamamen aynı değil ama. Sen işçi adamsın yoksulluk görmüşsün belli. Biz senden iyi büyümüş çocuklarız. Ama bu bizi farklı yapmıyor. Biz aynı düşe inanmışız dedim ya… Senle çay içtiğimizi düşündüm Ethem, dünya ile ilgili konuştuğumuzu, bir sigara yaktığımızı, demli bir çay…Kadınlar ile ilgili konuşurduk biraz. Bırak Ethem aslan gibi adamsın, bir kız babası olsam senin gibi bir damadım olsun isterdim. Bunu merak ediyorum Ethem gönlünün düştüğü kimse varmıydı?
Ethem biz aynı yaştayız madem senin o koca gövden neden benden yüzyıl daha yaşlı duruyor. Sus Ethem cevap verme ben biliyorum. İşte o “neden” her ne ise bir daha hiçbir çocuğun erkenden yaşlanmasına sebep olmasın diye sokaklardayız biz.O neden her ne ise bitsin diye… Yüzsüzce, gözümüzün içine baka baka yalan söyleyen iktidar gitsin diye… Biz bu ülkeyi bölmek istemiyoruz, biz birleşmek istiyoruz… Aşk istiyoruz biz, bu coğrafyada barış özgürlük istiyoruz… Ne istiyorsak Ethem biliyoruz ki sen bizden çok istiyorsun. Direniyoruz  ve en çok da senin bu günleri görememene üzülüyorum. Ben hiç inanmadım ölen insanların bizi gördüğüne ölen ölmüş biten bitmiştir.Biz bu dünyanın evlatlarıyız sonrası için bir fikrim olmadı hiç. Ama inanmak istiyorum Ethem bizi bir yerlerden izlediğine inanmak. Ankara’yı,Gazi’yi,Gezi’yi,Tuzluçayır’ı,aslan gibi anneni kardeşlerini,Ali İsmail’i, Medeni’yi, Berkin’i , Ahmet’i, Mehmet’i…
Ethem vazgeçtim görme hiçbir şeyi. Cenazene bile müdahele eden bu faşistleri görme. Hala aynı terane, yok bölücülerdi yok polise taş attılar yok dış güçler kullandı bunları falan filan… Duyma bunları kardeşim. Anan anamız abin abimiz kardeşin kardeşimiz… İçin rahat olsun.
Ethem senin kadar cesur olamadım diye kızma bana. Sen bize bir bakış bıraktın, bir duruş… Sen bize bir akıl bıraktın bir cesaret… Ethem biz de çocuklarımıza güzel bir dünya bırakacaz. İnancımız tam artık. Kazova’da olanları gördükçe,Tuzluçayırı bildikçe inancımız artıyor.
Ethem bilirsin o türküyü eminim.Başına bir hal gelirse canım, dağlara gel dağlara… Ethem’im kardeşim bir gün senle çıkalım dağlara. Ahmet Kaya’dan bir şarkı söyle sen, başkası da olur sen ne seviyorsan o olsun. Farketmez. Biz çay içerdik senle bir de sigara yanında. Konuşur türküler söyler sigaralar döndürürdük. Ethem boğazımda düğüm düğüm bir sızı var.

Kalkamazmısın ayağa?

17 Eylül 2013 Salı

Hercümerç


 “Bilirsin meseleleri konuşarak halletmek iyidir  fakat ortalığı kan                                                       gölüne çevirmenin zevki de bambaşkadır”
                                                                       
                                                          Korkma Ben Varım (Murat Menteş)

            Akdeniz’in güzel gözlerine çekilmiş kalemdir Mersin.
            Bomboş bir kağıda cetvel yardımı ile düz bir çizgi çekin işte tam öyledir.
            Dağların denize paralelliğinden çok yakınlığı şaşırtır ilk gören insanı. Deniz ve dağların belki de dünya coğrafyasında birbirine en uyum içinde geçindikleri yer burasıdır. Yukarıdan baktığınızda ayaklarını denize sarkıtmış, güzel bir kadın gibi görünür gözünüze. Portakal ağaçları ve palmiyeleri ile, çoğu insanın kafasında olduğundan daha Akdeniz’li bir şehirdir. Kent boyunca uzanan sahili uzun bir cümlenin sona konmuş üç noktadır. Aslında devamı her zaman vardır. Yasemin kokularının altında hamak da uyumak siz gibiler için tatil planları içinde geçse de bizim rutinimiz böyledir. Limon çiçeği koksunu bilmeyiz çoğumuz, çünkü o koku toplamı ile Mersindir. O koku gelse burnuma “ aaa limon çiçeği demem ben, mersin derim”. Biraz yasemin, bir tutam da deniz tuzu isterim yanında…

        Türkiye bir rakı sofrası ise Konya ovası kavun tabağıdır.
            Türkiye bir rakı sofrası ise İstanbul beyaz peynirdir.
            Türkiye bir rakı sofrası ise Diyarbakır karpuz, Urfa çiğ köftedir.
            Türkiye bir rakı sofrası ise Adana şalgam, Karadeniz eriktir.
            Tek emin olduğum şey Türkiye bir rakı sofrası ise Mersin rakıdır.

            Ben Eren. 25 yaşındayım. Mersin’ de doğdum bu şehir de büyüdüm. Ufacık sokakları, yüksek binaları, lanet olası sıcağıyla büyüdüm. Hayatımın sadece üç yılını bu şehrin dışında geçirdim. Bir yılını askerlik için Hakkari’de, iki yılını ise İstanbul’da. Hayatımı benim kontrolüm dışına iten iki yılımı İstanbul’da yaşamıştım. İlk Harem’e indiğim günü hatırlıyorum da, sanki yıllardır görmediğim anneme kavuşmuş gibi oraya ait hissetmiştim kendimi. Sonrasında çok da hoş olmayan olaylar yaşadım. Bir şekilde döndüm geri. Ama geri dönüp geldiğim de artık ne annem vardı ne de babam. İkisi de ölmüşlerdi. Eski evimizi kapısı kilitli, perdeleri eskimiş ve kimsesiz bulmuştum. Tek katlı kendimize ait ufacık bir bahçemizin olduğu bu ev aileme mezar olmuştu. Mahalleye döndüğümden beri mahalleli bana iğrenç bir mahlukmuşum gibi bakıyordu. Ailesini öldürmüş hayırsız bir evlatmışım gibi davranıyordu. Şimdi de hiçbir şey olmamış gibi gelip ailemin evine çullanıyordum onların gözünde. Onlar da haklıydı dışarıdan tamamen böyle görünüyordu. Ama umurumda değildi.
            İlk bir hafta neredeyse zorunlu ihtiyaçlarım dışında hiç dışarı çıkmadım. Öylece yattım yatağımda. Düşündüm uzun uzun. Her tıkırtı da annem geldi sanıp uyanıyordum, babam geldi sanıp ağlıyordum. Bir hafta geçirdim böyle.
            Sonra bir gün evin bahçesindeki küçük asmanın altında oturmuş ayaklarımı da karşımda duran plastik sandalyeye uzatmış sigara içiyordum ki bahçe kapısının; kızı kanser olmuş bir kemancının son solosu gibi ince bir sesle aralandığını fark ettim. Kapıya arkam dönük olduğundan gelen kişinin yüzünü görmek için dönüp bakmaya çalışırken sessiz misafirimizin sesi duyuldu.

-          Vay amına koduğumun Eren’ine bak. Geliyor da abisine bir haber etmiyor.

            İster istemez yüzüm gülmüştü. Sesi tanımıştım ya geldiğimden beri ilk defa kendimi evimdeyim gibi hissediyordum. Güneş arkadan vuruyordu, dönüp sese baktığımda güneşten göz gözü görmüyordu. Sarıldım bir koşu. Beyaz ve tiner kokulu atletine gömdüm alnımı.          
            Ağlamak ne ki sol gözüm Fırat’a sağ gözüm Dicle’ye özenmişti.
            İkisinin ortası Mezopotamya’ydı.
            Dünya bir ev ise Mezopotamya yatak odasıdır.
            Karşımda duran sesin sahibi eğilip öptü alnımdan.
            Mezopotamya’ya ayak basan ilk Türk oydu artık.
            Yatak odama giren tek erkek olarak kalacaktı.
            Sersemlemiştim. İlk defa nicedir tanıdığım bir şeye tanık oluyordum.
            Sendeledim gerisin geri, ses beni bir sandalyeye oturttu. Bir süre sürmedi kendime geldim.

            Gözümü açtığımda sesin artık bir burnu iki gözü ve bir ağzı vardı. Turan Abi dedim. Ağlıyorum mu gülüyorum mu anlamasını beklemiyordum. Çünkü ne yaptığımı bende bilmiyordum. Masadaki paketten bir sigara çektim. Hemen ağzıma götürüp; elimde yanan kibrite denk getirmek için çabaladım. Gagasıyla solucan yakalamaya çalışan bir tavuğun ki gibi kafa hareketleri ile sonunda vurdum hedefi. Bir duman çektim sigaradan; artık vücudumun yüzde yetmiş sekizi su ve geri kalanı katrandı. “Eeee anlat” dedim. “Ben yokken neler yaptınız, Serkan piçi nerde, Veysel falan ne yapıyorlar.”

Sakin olmamı söyledi.
Her şeyin bir sırası var hele nefeslen bir evlat dedi.
Bir süre susup onu izledim.
Artık evimdeydim.
Aceleye gerek yoktu. Zamanım çoktu

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Söyleyecek sözü olan ve bir şeyleri değiştirmeye ihtiyaç duyan insanlar Adem ile Havva’dan bu yana ya kaleme ya silaha sarılmışlardır. En etkili araçlar silah ve kalem olduğundan dünya üzerinde milyarlarca yıldır edebiyat ve savaş kol koladır. Tarihin her sayfasında bu ikisine rastlarsınız; birisinin olduğu yerde diğeri de mutlaka vardır.
Ben derdimi anlatmak için kalem tutmayı seçtim inşallah silah tutmak ta kısmet olur bir gün.
Şimdi sizle basamak basamak bir komplo teorisi üzerinden konuşmak istiyorum.
Oldum olası en büyük sorunu Allah ve Din kavramları üzerinde yaşadım. Biraz aile yapım biraz kendi fikirlerim sonunda Allah ve Din gibi konulara ilahi anlamlar yüklemeyi çok küçük yaşlarda bıraktım ben. Hayatımda bir kere bile oruç tutmadığımdan bir kere bile namaz kılmadığımdan zaten olmayan bir şeyden vazgeçtiğimden yani; hiç de zor olmadı benim için.
Hatta tarihe biraz dikkatli bakınca kafamda bu dinlerin serüveni ile ilgili bir fikir oluştu zamanla. İlk çağlardan beri insanları bir düzen ve hiyerarşi altında tutmak isteyen zamanına göre zeki ve savaşçı insanlar olmuştur. Çağının en iyi savaşçılarından ve en bilginlerinden olan bu zatlar insanlık üzerinde uygulamak istedikleri düzen ve itaatkarlık politikalarını da hep kendilerine yarar sağlaması için planlamışlardır.
Antik yunan trajedyalarından tutun da hemen hemen her dinin içinde bir kıyamet olgusu ve bir cehennem tasviri vardır mesela değil mi?
Dünya kurulduğu günden bu yana ne büyük depremler ne büyük doğal afetler görmüştür bir düşünsenize.
İki binli yılların teknolojilerine hakim olmamıza rağmen düşününce hala tabiat karşısında nasıl çaresiz ve korkağız.
İlk insandan bu yana tüm insanlık gördükleri doğal afetlerden köpek gibi korkmuş ve kendi zamanlarında olmaması için hep bir çaba göstermişlerdir.
Yeri gelmiş Tanrı’larına putlarına dualar etmiş, yeri gelmiş namaz gibi kurban gibi ibadetler yaratmışlardır. Hepsi tabiata bir şükran sunma ve tabiatın gazabından korunma çabalarıdır.
İslamiyet’te de anlatılan bir anda dağların pamuk gibi dağıldığı, büyük bir ses ile denizlerin yükseldiği, yer kabuğunun çatlayıp magma tarafında yutulduğu anı bir hayal etmenizi istiyorum. Kıyamet diye korktuğumuz şeyin belki de milyarlarca yıl öncesinde gezegenimize düşen bir gök cismi olabileceğini varsayalım bir an da olsa. Ve ya da dünyanın genel oluşumu sırasında meydana gelen doğal bir afet olduğunu düşünelim. Bu gün bile karaların yer değiştirdiğini bin yıl sonra bir Venedik bile kalmayacağını ve buna benzer bir sürü tabiat değişikliğine maruz kalacağımızı söylemiyorlar mı bilim adamları. Onların söylemesini de geçelim biz görmüyor muyuz bu olanları ve olacakları. Dünya bir düzende durmak için kendi içinde milyarlarca yıldır bir çaba veriyor. Kimyasal reaksiyonlar büyük patlamalar…
Denizler yükseliyor, dağları yutuyor. Depremler oluyor kıtalar birbirinden ayrılıyor.
Hatta bana sorarsanız Dünya birkaç kez kendini yenilemiştir bile bu güne kadar. Belki bizden önce yaşamış bizim kadar bizden az veya bizden daha gelişmiş bir teknoloji ve bilgi ağına sahip nice toplumlar yaşamıştır bu topraklarda.
Düşünsenize milyarlarca yıl öncesinde gayet bizim gibi yaşayan insanların olduğunu.
Sonra bir gün başlarına bir felaket geldi. Kim bilir belki de bize Nuh Tufanı diye anlatılan bundan başka bir şey değildir. Bu tasvirler her dinin içinde her toplumda görülmüyor mu?
Her kavim müthiş büyük bir felaketten bahsetmiyor mu?
Bu kadar konusunun geçmesinin sebebi belki de yaşanmış olmasıdır; olamaz mı? Belki de bizden önceki insanlar bir veya birkaç kez dünyanın o büyük yıkımına tanık olmuşlardır. Öyle büyük bir kaostan kurtulanlar da olmuş olma ihtimali kuvvetle muhtemel değimlidir peki. İlahi bir olay olmadığından sadece çok büyük ve çok yıkıcı bir doğal olay olduğundan buradan kurtulmuş olan az da olsa insan olması bence hiç de saçma bir düşünce gibi durmuyor.
Milyarlarca yıl öncesinde yaşamış toplumlar da helikopter pisti buluyorlar bu gün bu bizden önce yaşamış insanlar hakkında bize bir ipucu vermiyor mu sizce de.
Bu gün şehir efsanesi gibi her yerde dolaşan Maya Takvimine göre 2012 yılında kıyamet kopacağı efsanesine göz atalım bir de. Bakalım benim savımı destekleyecek mi?
Eski insanların başına gelen bu büyük doğal afet sonrası, kurtulan insanlar o anı bir şekilde diğer insanlara aktarmak için her zaman olduğu gibi resime ve edebiyata sarıldılar.Yazı ve çizgi zaten insanlığın tüm kültürünün zenginleşe zenginleşe buraya gelmesini sağlamadı mı?
Hatta edebiyatın ve sanatın toplumların yapılarını değiştirme de ki gücü o kadar iyi biliniyordu ki eski insanlar tarafından, bakınca bazı milletlerde halkın kafası karışmasın diye resim yasaklanıyordu. Osmanlı gibi imparatorluklar matbaaya bile ayak diretiyorlardı.
Çünkü biliyorlardı ki ilk insandan bu yana her şey yazı ile çizgi ile gelmişti buralara.
Konumuza dönecek olursak o büyük afet veya afetlerden kurtulan insanlar o anı tasvir eden yazılar yazıp çizgiler karalıyorlardı taşlara mağara duvarlarına yahut papiruslara. Bir şekilde dertlerini anlatıyorlardı. İşte tam bu noktada zamanlarının bilginleri çıkıp Tabiat Ana’nın gazabından korunmak için yapılması gerekenleri sıralıyorlardı. Bir nevi din üretiyorlardı. İnsanları o büyük yıkımla korkutuyorlar onu yaşamamak için de yapılması gereken kuralları belirtiyorlardı. Kendi içlerinde eğer bunları bunları yapmazsanız yeniden bu gazap bizi bulacaktır diye buyuruyorlardı. Mayalar gibi belki de bize ulaşmayan binlerce millet tarih bile veriyorlardı insanlara. Her zaman olduğu gibi o zaman da bir inanç sistemi vardı. Bu tarihte olacak o büyük yıkımın sonunda sorumlularının yine Tabiat Ana tarafından cezalandırılacağı söylenerek, insanlık korkutuluyor pasifize ediliyordu.
Beş yıl sonra deseler kimse çalışmayacak ve o anı bekleyecek diye de tarih genelde çok sonraları olarak belirleniyordu. Belki de Mayalar gibi binlerce kavim tarih vermişti. Atıyorum bilmemneler 1324 demişlerdi. Belki o zaman yaşayan insanlar da beklediler o tarihi ve bir şey olmadığını gördükleri için bu efsaneyi kuşaktan kuşağa aktarmayarak tarih içinde yok ettiler.
Birdiğer taraftan da insanları bir arada tutan şeylerin ne olduğu hep tartışılır; vatan sevgisinden dine kadar bir sürü şey söylenir. Aslında bakınca insanları bir arada tutan şey korkudur. Din dediğimiz şey cezalandırılıma korkusu, Vatan sevgisi dediğimiz şey toprak kaybetme, düzenimizin bozulma korkusudur.
İlk insandan bu yana bizi korkuyla bir arada tutmuşlardır. Yakıcı ateş ile boğucu su ile, yeri geldiğinde rüzgar ile…
Dini kitapların hepsine baktığımızda Allah kelamı olduğu söylenen şeylerin kurallar silsilesi olmadığı aşikardır. Oysa insanlara cennet için yapılması ve cehennem için yapılması gerekenleri anlatmak için inen bir kitapta doğru düzgün kurallar bulunmaması ne saçma değil mi? Genelde Allah veya Yaratıcı kendinden, kendi büyüklüğü ve affedileceğinden bahseder. Bir hikayesi bir kurgusu olan yazılardır bunlar. Hikayeler anlatır bize Yaradan, kimleri nasıl cezalandırdığını anlatır. Şunu yapın bunu yapın diye kesin bir şey söylemeden vereceği cezaları yapacağı güzellikleri anlatır. Hepsinin müthiş bir dille yazılmış, kitaplar olduğunu kim reddedebilir. Aslında bu olaya böyle bakıyor olmak bile bir yerde bu yazılanların o büyük afetleri görmüş insanların veya bu bilgilere bir şekilde ulaşmış kişilerin elinde çıkma olduğu fikrini desteklemektedir. İnsanları korkutmak için yazılmış içlerinde korkunç hikayelerin bulunduğu eserlerdir bunlar.
Bir düşünün değişmeyen tek kitap neden Kuran’ı Kerim. Çok özellikli olduğu için değil de belki de son kitap diye değişmemiştir. Henüz değişmemiştir ama. Hristiyanlar ve tüm diğer dinler zaman içinde olayların gerçek seyrini özümsemiş ve bu kitapların, önemli ve saygın kişiler tarafından yazılan destanlar olduğunu anlamışlardır.
Evet kutsal kitaplar içinde öğütler de bulunan destanlardır aslında.
Bizim kitabımızın değişmemesi ve diğerlerinin değişmesi konusunu bir de şöyle düşünelim.
Aynı dine mensup olmalarına karşın birbirinden farklı olan insanlar her daim var olmuşlardır. Nasıl bizim dinimizde başı açık gezen ile çarşaf ile gezen varsa tüm diğer dinler de de bu böyledir. Ve ister istemez kimse bir şey yapmasa da bir süre sonra bu insanlar farkında olmadan bir birleri etrafında toplanırlar. Siz isteseniz de istemeseniz de toplum kendi algılayışına göre bölünür dağılır. Bu sebeple diğer dinlerde, o dinin önde gelen alimleri oturmuşlar ve kendi gibi düşünen insanlar için yenilenmiş revizyona uğramış kitaplar yazmışlar. Onlar süreçlerini tamamladıkları için toplum kendi kendine ayrışmıştı zaten. Sadece her topluluğun başındaki kişiler, kendi kitapçıklarını çıkardılar. Biz henüz bu süreci tamamlayamamış bir diniz. Bu yüzden biz Katolik Protestan gibi mezheplere henüz onlarda ki kadar keskin bölünemedik. Ama bizde de olacak olan; sonuçta budur. Nereye kadar siyah çarşaf içinde gezen ile mini etek ile gezeni aynı din çatısı altında tutabiliriz ki. İmkansız.

Bir de olayın şu kısmı var ki tam film yapılası bir hikaye aslında. Gerçekten çok samimi söylüyorum bunu. Ben Hz. Muhammed’ e inanılmaz saygı duyan birisiyim. Zekasına, hırsına azmine sadece eğilirim. Dönemini bırakın gelmiş geçmiş insanlık tarihi içinde bir elin parmaklarını geçmeyecek zekadan biriymiş gerçekten.
Hz. Muhammed’in ilk doğduğu zamanlarda Arap yarım adası kabileler halinde yaşayan henüz toplumlaşamamış bir milletti. Araplar dağınık ve güçlerinden bi haberlerdi. Dünya tarihinin belki de en eski ve köklü uygarlıklarından olan Araplar, zevke sefaya düşmüş zenginliklerinin keyfini sürüyorlardı. Bir taraftan da halkın geri kalanı açlıktan kırılıyordu. Araplar genelde putlara tapmalarına rağmen Hristiyanlık Sabitlik gibi başka bir sürü dine de mensuplardı. O zamanlarda Arap yarım adasının en önemli olayı birbirlerine iktidar mücadelesi sebebiyle savaş açan kabilelerdi. Sürekli bir savaş vardı. Hatta sadece dört ay boyunca savaşmazlardı(Muharrem, Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında)

Hatta ve hatta bu zamanlarda panayırlar kurulurdu. Bu panayırların en büyüğü Tâif'le Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırıydı. Ticaret için gelen esnaflar dışında şairler de bu panayıra katılırlardı. Şiir yarışmaları yapılır; halk tarafından beğenilen şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı. Bu panayır sırasında beğenilip Kâbe duvarında asılmış olan yedi ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a" (Yedi Askı) denilmiştir.
Bir taraftan da Osmanlı’da bile devam eden bir methiye alışkanlığı vardı biraz tarih ile edebiyat ile ilgisi olan herkesin bildiği. Eski zamanlarda insanlar padişahlarını krallarını övmek ve onların yüceliğinden bahsetmek için methiyeler düzerlerdi. Kralını padişahını öven şiirler yazarlardı. Bu Kabe duvarına asılan şiirler de kuvvet ile muhtemel Putları Yaradanları Allah’ları ne olduğu fark etmez ama taptıkları ve inandıkları güce yazılan methiyelerdi. Din simgesi olan Kabe duvarına kadın ve alkol ile ilgili şiir yazılacak değildi ya. Buradan anladığımız kadarı ile zaten Hz. Muhammed’den önce de insanlar Yaratan korkusunu temel alan ve Yaratıcıların öven uzun methiyeler şiirler kasideler yazıyorlardı.
Bir gün zamanının bilgin ve kalemi güçlü Arap çocuklarından biri olan Hz. Muhammed’in yazdığı şiirler beğenilmeye başlandı. Hatta burada şöyle bile düşünebiliriz. Martin Luther Kıng nasıl ki İncili yeni bir forma sokarken önce sokaklara, kilisenin duvarlarına isimsiz manifestolar yazmıştı. İnsanlar da bir bilinç uyandırdıktan sonra ismini yazmaya başlamış ve güçlendikçe yazmak konusunda daha da özgürleşmişti. İnananları olmuş hatta bu inananlar Martın için kılıç bile sallamışlardı. Belki de o zaman Hz Muhammed de yazdığı bu şeylerin beğenilmesi üzerine yavaş yavaş kendine inanan ve bilgeliğine saygı duyan insanlar kazanmıştır. Kılıcı güçlü Ali gibi adaleti ile bilinen Ömer gibi. Cesur Hamza veya önemli bir bilgin olan Ebubekir gibi. Hatta bu yeni bir araya gelen insanlar eskiden var olanlar için tehdit oluşturmaya başladığında o vakit savaşlar da başlamıştır. Uhud gibi Hendek gibi savaşlar belki de bu yeni dinin inananları ile eskilerin iktidar mücadelsiydi. Belki de Hz. Muhammed’e inanan bu insanların ortak paydası o zaman ki iktidardaki kabilelerin( mesela panayır koruyucuları olduğu için saygın olan Kureyş Kabilesi) boyunduruğuna girmek istememeleri idi. Sonuçta İslamiyet ve diğer dinlerin merkezi olan şehirlerin en büyük özelliği zamanının en zengin ticaret yolları olması değil miydi?
Asıl burada da önemli bir konu var ki Kuran’ı Kerim’in müthişliği. Gerçekten yazıldığı dil olsun, anlatılan hikayeler olsun insanların kanını donduracak cinsen hikayelerdi. Tarihteki her türlü olayı müthiş bir zeka ile kurgulamış ve Latinlerin Opus Magnum dedikleri o gelmiş geçmiş en iyi eseri yazmıştı Hz Muhammed. Hatta belki tek bile değildi kendisi gibi başka kişilerle belki de kendisinden yaşça büyük bilgin zatlarla hocalarla yazmıştı. Devrimci ruhu ile hırsı ile o bozuk Arap yarım adasını düzeltmek için yazmıştı.
Kıyamet günü için tarih vermeyecek kadar akıllıydı. Çünkü bir tarih verse gerçekliğini yitirip gidecekti her şey.
İlk olarak kolaylık dini olması gerekiyordu. Kuralların ağırlığı ve yapılması gerekenlerin zorluğu insanların gözünü korkutabilirdi.
Hala günümüzde bilmem kimin el yazmaları gibi bir çok şeye ulaşabiliyorken o zaman şu an bize kalmamış ne alimlerin nasıl yazıları vardı kimbilir. Tam bu nokta da Kuran’ı Kerim de geçen bilgilerin de nereden geldiğini bulabiliriz. Süveyş kanalını bizden çok önce görmüş ve biliyor olamazlar mıydı?
Belki biz onu binlerce yıl sonra bulmuş olsak bile bu büyük afetlerden birinde yok olan kavimler bizden önce bulup bir sonra ki kuşağa aktarmış olamaz mı.?Nasıl ki Barbaros Hayrettin paşa gibi ünlü denizcilerin notlarına bu gün ulaştığımızda gezdikleri yerleri nereleri bulduklarını öğrenebiliyorsak belki de bizden çok önce yaşamış bir denizci de Süveyş kanalını zaten bulmuştu. Demem o ki içinde kendisinden önceki bilgilerin iyice harmanlandığı, dili müthiş olan bir kitaptan ibaret olabilir Kuran’ı kerim.
Benim için bu düşünce örümcek ağları ile saklanan Hz Muhammed’in hikayesinden çok daha rasyonel.
Bir dağa çıkıp vahiy bekleyen gelince de aşağı şehre geri inip insanlara yazdıran okuma yazma bilmeyen Hz. Muhammed’ den çok daha mantıklı.
Burak adlı bir binek atı ile bize şah damarımızdan yakın olan Allah’ı görmek için göğe yükselen Hz. Muhammed’den çok daha olası.
Sözün özü dünya üzerinde milyarlarca yıldır insanlar toplumları düzen altında tutmak için uğraş verdiler. Din bu konuda en mistik ve en epik buluştu. Bir gün Hz. Muhammed en beğenilen Yaratıcı için yazılmış methiyelerin Kabe duvarına asıldığı bir dönemde, dünyayı temelinden değiştirecek o müthiş kitabı yazmış olamaz mıydı?
Demek istediğim dünya bu günkü şeklini bir methiye ile almıştı. Allah’a düzülmüş methiyelerin en kusursuzu en müthişi Kuran’ı kerim idi.

8 Ağustos 2013 Perşembe

Siz hiç çocukken misketlerinizi kaybettiniz mi; işte ağladı mı öyle ağlıyordu.


Sen bir başına öyle kalabalık
Sen boynundan başlayıp memelerine kadar uzanan
Bir akarsuya ayağını değdirmekten korkan
Sen boş evde aynalı bir kırık dolap
Sen Allah'ın kendisinden razı geldiği en kırmızı karanfil
Ben ise nerde bir hata var gidip ona sarılan
Hep aşık olan yanlış kadınlara
Sende bir hal var sol yanı beyaz sağ yanı zeytin karası
Deniz gören gözlerinde bir dalga var tekrar edip duran kendini
Şimdi Egedesin sanırsam, coğrafyam iyi değil
Ayaklarını denize sokuyorsundur belki.

Ağzında nefes dolu, inci boncuk hepsi güzel
Saç örgülerinin arasında kalmış bir eski zaman şarkısı
Siyah beyaz nice fotoğraf yırtık
Halbu ki kasıkların eminim karınca yuvaları gibi sıkışık
Ve beni bir öpücüğünle çözebilen
Dudakların her kilide uyan anahtar

Sen eski bir kitap bir kaç cümlesinin altı çizili
Sesinde binlerce melek var konustukça sen keman çalarlar
Sen kötülere karşı memelerinde sığındığım
Mahkumların çiçeklerine işeyen gardiyanlara edilen küfür dudakların
Öpmeden nasıl durayım, dudakların bu kadar güzel madem
"Sanırsın ki sen sade küçük bir cisimsin
Oysa sende dürülmüş en büyük âlem""


Ve şimdi size ondan bahsetmem gerekirse abilerim ablalarım
Henüz kendisinden daha anlamlı bir ayet bilmediğim ondan
Dilimde ki kırk düğümün sebebi
Sorduğunda bana kendi sesi ile,
Hermes'in nefesi
Geçen gece hatırlarsan bana bir şeyler demiştin diye
Düğümler eklenip durur dilime.
Konuşamam

İsterim gel yatağıma gir
Düğmesiz elbiseler giy soyunup dökülelim
Sevişip sevişip seninle terimiz soğumadan
Beşiktaş'a inelim.
Bir vapura denk gelir elbet günümüz
Kadıköy'den kalkıp gelen bir vapur
Nice martı sabahlamıştır güvertesinde
İstanbul'u en güzel Beşiktaş'tan görürüz.

Memelerinde ki daldan yeni düşmüş elma gıcırtısı
Saçındaki heybet ve dalgalı hal.
Dişlerin dişlerime değdikçe çıkan ses, yüzyıl gürültüsü
Arkanı dönünce bana kasıklarıma yağan kar.
Allah'a şükür ki iki yakamızı bir araya getiren bir köprümüz
Hala var!