29 Temmuz 2014 Salı

Kapitalizm tokattır güzel kokulum


...
"ama yazgısını yıldızlı çokomel kağıtları gibi,
tırnaklarıyla düzeltemiyor insan."
                                      Didem Madak
...
"ona kötü bir şey olsun istedim
bana aşık olsun istedim"
                                         Lale Müldür
...
"beni ya sevmeli ya öldürmeli"
                                              Gülten Akın


Şimdi senle ben başka bir yalnızız
Bardakların içine bir tırnak fesleğen bırakıyorum yalnızlıktan
Sağdan sola yukarıdan aşşağıya yalnız
Seni bir kırmızı karanfil öksürüyor
Göğsünden ağzına doğru
Parça parça,derinden ve hırıltılı
Sen bir kasımpatığının kendini kaşıdığısın
Ben bunlara inanıyorum işte
Olmayan şeylere inanıyorum
Kendi dünyamın ilk zenci kraliçesi gibi
İnanıp duruyorum beyazların mutlu olduğuna
Çünkü biliyorum.bir kitapta okumuştum
Aklı başında olmak da başka bir günahtır

Ben kendim razıyım çalıların gölgesine
Dikenlerine saçlarının takıldığı çalılar.
Onlar ki ne şanslılar.
Oturup bir iki şiir çitlerim sırtlarında.
Kabuklarını gömerim toprağa.
Yüzyıllar sonra belki şiir verir toprak
Sen bir begonyanın çamurda kendini kıvırdığısın ya ona güveniyorum.
Yoksa ağaç dediğin dökebilir de yaprak.

Sabah güneşi ayakuçlarımı ilk kaşıdığında
Saat henüz yedi olmamıştı
Ben bir rüya görüyordum.
Rüyamda turkuaz bir eşarp örtüyordun omuzbaşlarına
Deniz kenarındaydın.
Esmerliğini manzaraya teyelliyordun
Ben o kadar uzaktım ki sana sesimi duyuramıyordum.
Berbattı.
İşte sonra gelip girdi koynuma sarı güneş
Ben o vakit tüm bebekleri evlat edindim
Babalarını kurşunlar gıdıklayanları ozellikle

O vakit bu vakit içimdeki çocuğun bayramlıkları hep çamurlu.
Biz hakkını pislikten yana kullananlar.
Kazanacağız.!Nokta.

Sen tatlı bir iç geçiriş gibi çınlarsın çünkü
Bu huyundur.
Yataklara çapraz sığarsın,halbuki küçüksündür.
Yalnız güldün mü büyürsün.
Sen güldüğün vakit ağzın bir patlamış mısır makinası oluverir.
Eski şiirlerde rastlayamazsın içinde patlamış mısır makinası geçen dizelere
Onlar seni gülerken görmemişler sonuçta.
Şiir değişmiyor yani değişen gerçeklik
Yani demem o ki ben seni seviyorum sonuçta
Ve esmlerliğiniz alamet-i farikanız bayan.
Sevişirken harikasınız bayan.

Simdi kasıklarımızda karınca sürüleri tavaf eder.

Ne bu suratını boyadığın gri.
I-ıh yakışmamış bayan.
Eski bir pansiyon bulup sevişmeliyiz biz.
Sikerler böyle şiiri.

Artık Berkler ile Muhammedlerin sevişmesinin vaktidir.

Şimdi neyden bahsetmek lazım gelir, bilmiyorum.
Ben pek bilmem nerede ne yapılmalıdır.
Erdallar dudaktan öpülmeli mi.
Üsküdar'ı müslümanlardan kurtarmalımıyız mesela.
Bu beyhude seküler çaba
Geçmelimiyiz.
Mahallemizde darbuka çalan boyacılar var.
Boyacı.Oğlu Erdal.
Erdalları öpsek mi, belki severiz.
R leri çalamamaktan korktuğu için darbukaya başlamamış
Erdal yalancıların kralı
Şimdi bir şirkette müdür olmuş.

Kapitalizm tokattır güzel kokulum.

Şimdi biz başka yalnızız.
Zamanın ipek kalbine çivi çakıyoruz.
Ayrı düşüyoruz.
Bu halimizle ipek böceklerine canım.
Canım.
İhanet ediyoruz.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Bir filin uçması mı gariptir, pembe olması mı?


Saat 19:03...
Ölmek için ne güzel bir an. Ölmek dedim diye hemen suratın düşmüştür bilirim. Düşen suratının çıkardığı sesi de bilirim. Ahşaba dökülen bir avuç misket.
Her şeyi bilirim seninle ilgili. Mesela çişini yapmakta zorlandığında "şrrr" sesine ihtiyaç duyarsın.
Bir şey düşünürken çenenin altında ki papatya bahçesini kaşırsın. Papatya kokar ortalık bir ben duyarım.
Ama sana bile demem.Neme lazım içine çekiverirsin de bana kalmaz.
Sonra ayakların diyecek olurum ama onu da herkes bilir.Susarım.
Ayakları kendisi gibi inatçıdır beyler bayanlar,bükülmezler diye geçiririm içimden.Yüksek sesle.
Kasıklarına sürdüğün karışımdan bahsetmeyeceğim bile.
Bir tutam şeker yanığı, bir miktar lavanta özü ve o adını hiç bilmediğim turuncu baharat.
Pembe fillerin uçtuğuna inanılan bir ülkenin resmi baharatımıymış neymiş.Boşverelim şimdilik.
Ben her şeyi bilirimde bilmek kimseyi mutlu etmez ki?
Bilgi mutluluk değil paranoya getirir.

Saat:19:12...
Ölmek için bir sonraki günün 19:03'ünü beklesem mi diye düşünüyorum.
Bir beşiktaşlı ölürken bile beşiktaşlıdır çünkü.
Ölmek deyip duruyorum ya çoktan canın sıkılmıştır bile.
Sen hep yaşamaktan yanasın çünkü.Şükür ki bu böyle.
Bakma ölmek dediğime sen benim. Ben onu bile elime yüzüme bulaştırım kesin.
İlkokulda kendini unutan adam intiharında silaha kurşun almayı unutmuş çok mu?
Ben yaşamak konusunda sürekli bir hazırlık öğrencisi...
Hep bişeyleri eksik yapan, bişeylere geç kalan.
Nazımdan çok olmasın ama huysuz aksi nalet...
Ferdi Tayfur'u da sevmiyorum mesela ben, sadece anlıyorum.
Birisini anlamadıktan sonra sevsen ne olur, sadece kendine zarar verirsin.
Bu sebeple buradan jilet çeken kardeşlerime sesleniyorum.
Sevmeyin,anlayın. Sadece sevmek hep sizin canınızı yakar.
Hem dünyanın esmerlere hep ihtiyacı olacak.

Saat:19:12
Durmuş siktiğimin saati. Bari ondokuzsıfırüçde dursaydın.
Ama durmazsın.
Allah beni şımartmayı hiç sevmez çünkü.
Saat gerçekte kaç bilmiyorum ama bu saatlerde hep seni özlüyorum ben.
Benim ilk defa sevdiğim bir kadın öldü ya belki de o yüzden.
Terk edildiğim terk ettiğim olmuştu ama ilk kez sevdiğim kadına araba çarptı benim.
İlk kez sevdiğim kadının kafası bir tekerleğin altına ezildi,
Birisinin ölmesi çok kötüymüş, ilk sende öğrendim bunu ben.
Bir de en çok üstüne atılan ilk toprakta ağladım.
O sırada sorgudaydın Din kültürü dersinden. Başın kalabalıktı belki görememişsindir ama,
Sen en sevdiğiniz peygamber kim sorusuna Muhammed tabi ki derken ben o kadar çok ağlıyordum ki imam uyardı beni.
Toprağı ıslatıyorsun merhumu çamura gömeceğiz.

Saat hep 19:12.
Sonunda durdu zaman. Ben seni Taksim'de bir otelin içinde panik halindeyken görmüştüm ya hani.
O zaman demiştim halbu ki zaman dursun diye.
Böyle çat diye.
En büyük saatler camlarını kırıp patlatsın.
Sik gibi olsun bok gibi çük kaka pislikkkk
Dursun zaman kötü herşey ile beraber.
Ama orda durmayan inadına koşarak kaçan zaman gelip durmuştu şimdi.
Sen öldüğünde bana küstün ya hani, en çok oramdan uykusuz kalıyorum ben.
Sana diyeceklerim vardı halbu ki.
Özürlerim, pişmanlıklarım, nedenlerim...
Ama ölmüş insanlar ne yazık ki duyamıyorlarda.
Bak o kadar Ferdi dedik ne çalıyor.
"Şimdi sen kimbilir ne duygulardasın
Belki de en güzel uykulardasın"
Şarkıyı burasında kapatmalıyım.
Biliyorsun ben bir üzüldüm mü çok ağlıyorum çünkü.
Bütün bunlar var ya,bu elime yapışan zift gibi pek olanlar hani.
Mermerlerde dövülmüş zambak kokusunun burun tırmalayan tıngırtısı gibi olanlar
Bunların hepsi için nefret ediyorum kendimden. Bir süredir tek meşgalem bu.
Ben kelimeler içinde kendine yalan bir dünya kurmuş olabilir miyim gerçekten.
Bir şizofren gibi olmayan şeyleri kurgulayıp ona göre yaşadığıma inanmalı mıyım?
Çünkü insanlar dün gece seninle seviştiğime inanmıyorlar benim.
Peki o zaman delimiyim ben. Severmisin delileri hiç.
Burnu sürekli kanayan bir deli.

Bak mesela şimdi saati falan boşverelim. Dili denize dönmeyen esmer çocukların uyuduğu boyasız odaları düşün.
Karanlığın ortasında havai fişek gibi patlayan bembeyaz dişleri ile ıssırdıkları domatesin çıkardığı şıpırtıyı duy.
Varlıkları Türk varlığına armağan olan çocukları düşün bir an. Türkçe bilmediklerini bir de.
Sonra beni düşün yanımda sen olmadan.
Sonra geçiver hemencecik.
Ben bile bu halimi sevmiyorum çünkü.
Yine de senin etin benim etime değdiğinde sürekli fonda çalan kısık sesli ezan bana hep bir mucizenin habercisi gibi geliyordu.
Şimdi ben kendi acımdan çok bir dolmuştan inip sana yürürken göğsümde çalan darbukaların susmasına üzülüyorum.
Bir de seni hayal kırıklığına uğratmama.
Seni korurum ben ecilerden öcülerden
Çiçeğine düşman yabancılardan, bahçende gözü olan pis canlılardan.
Balonuna silah doğrultmuş şişko mafya babalarından. Böyle dedim sana ben.
Gürültülü bir yerdeydik,ayin gibi bir şeyin ortasında kalmıştık.
Ben seni gördüm.
O siyah beyaz filmdeki kız gibi seni gördüm ve durdu zaman. O zaman sana böle dedim ben işte.
Çocuklarım sana benzeyecekleri için ne kadar şanslı...
Ama sen öldün ve çocuğum yok benim.
O araba sana çarpti diye ben yalan söylemiş olmam ama ben sana verdiğim sözü tutmadıktan sonra tüm arabalar refrüjlerden sekip bana çarpsın zaten.
Bir erkek kadınını hayal kırıklığına uğrattığında ölürmüş derdi babam.
Tarih bir kez daha beni hayalarımdan yakalıyordu.
Ben o istiklal marşının düzünü bile tam bilmiyordum.
Sonum kötüydü.

Saati hala boşver, zamana sokayım.
Bir şair var kadın, ne yazık tanınmıyor çok. Onun babasına yazdığı dizeyi saç örgülerinin arasına saklıyorum şimdi.
Henüz kozalağından çıkmamış bir kelebek cenini gibi tınlayan bir dizeyi gizliyorum saçlarının arasına.
Senin bazı yanların var bir ben bilirim, bir kaçını söyledim diye bitti sanma.
Onların yanına bir de bunu koyarım artık.Önemsiz bir şeymiş gibi duruyor ama bir ben bilirim seni tam.
Bir yere saklarım bir ben bulurum. Bir gün öpüp uyandırmak için kelebeği.

Hem Beethoven'ı diğer müzisyenlerden farkı kimsenin bilmediği bir notayı bilmesidir.
Di.

"Babam bizim evin dileğiydi"

Seni hep çok sevdim ben, bir de Beşiktaşı.
Bu sebeple bir saniye beklemelisin yanına gelmem için önce saati 19:03'e getirmeliyim.
Bekle sevgilim.

Dışın
(Ses tamamı ile orjinal bir Sig sauer'dan çıkmıştır.)

14 Temmuz 2014 Pazartesi

27 yaşındaki Olga'nın bir akşam üzüldükleri

Bayım; bu gidişleriniz beni şair sizi şiir yapacak.
        Didem Madak


İlkyaz işte bak,
Sen bunu bekliyordun.
Bunu bekliyorduk bir zamanlar.Biz.
En çok o zaman beraberdik
Ben sana bir ekmek bölüyordum
En güzel kahvaltıları bölüşüyorduk.
Çekirdek kabukları bana, içleri hep sana.
Hep dikkat ediyordum herşeyin sevdiğin gibi olmasına
Bak ilk yaz geldi. Sen bunu bekliyordun.
Bir zamanlar bunu bekliyorduk.
İlkyazı yaşa istiyorum
Yan yana olamasak da.

İsteseydin böyle olmazdı
İsteseydin öyle olurdu ama.

Sizin dünyanız çok dört duvar.
Bak benim şişmiş gözlerim hep bundan işte.
Hep bundan ilkyazları pas geçişim
Yeterince sevemeyişim bir şarkıyı
Bu evleri boşverişim,
Bu kadınları, saçı peruk adamları
Bu böyle güzel olan saksıdaki begonyaları
Geçiver şu arabaları, köşedeki bisikletleri
Denizi boşver, ağacı, bir kaç arkadaşı
Sigarayı çoğalt diyorum kendime sonra,
Olabildiğince çoğalt
Yakışıyor sana

Teker teker gelir iyi insanlar
Ve bir anda giderler.

Ağustos böceklerinin seslerini işitiyorum.
Elli yaşlarında iştahsız bir orospu
Uzamış tırnakları ile mermere adını yazıyor.
Bu sesi hep biliyorum.
Yürüdüğüm yolların ilk sapağında
Çokca ağaç, sıkışık toprak,
Allah kahretsin kahverengi hiç bir şey yok.
Ve belki bir daha hiç olmayacak.

Şimdi yorgun çiçekler gömüyorum topraklara
Sen başka bir ağaç sevdin.
Gölgem yetmez sana

Beni kan tutuyor
Şu bileklerimi bir zahmet siz kesermisiniz?
Hem benim adımda bir "a" var sadece.
Sizinkinde iki.
Oysa ben size elimi bırakın demedim ki hiç.


"Şiir icabı bunlar gerçek hayatta olmuyor."

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Duvar.

Kuru kanım üzerinde batmayan taş gibi kocaman
Bir açılıp bir kapanan
Bir kaç yüz çitle çevrili etrafı
Kimi kirpik diyor ucu zehirli oklarına
Kimi göz diyor suda üç kez sekmeyen tüm koca taşlara
Çingenelerin ettiği cenkleri katmazsak hesaba
Kim basmıştır ilk kez
Bir karanfilin üstüne.
Kim acaba?

İçimizde kendimize benzeyen trenler çiziyoruz.
Sen ısrarla Napoli Garında
Pembe, içi dolu lavanta
Kalabalık bir tren çiziyorsun.
Mendil satan güzel çocukar var
Tren giderken sallamalık mendiller satıyorlar.
Su çekmeyen gösterişli mendiller.
Ben ise eski peronlarda unutulmuş trenleri çiziyorum.
Prostat makinist eskilerinin toplanıp içtikleri
İçip içip eski aşklarına işedikleri
Sesi kısılmış,
Bir çuf çufu bile olmayan
Trenleri çiziyorum.

Hayat neresinden bakarsan bak seni kayırıyor sevgilim.
Yapacak bişey' yok!

Seni özlemenin telaşı basıyoral al yanaklarımı,
Ellerin geliyor aklıma.
-Kabe'deki putlara ilk baltayı bu eller indirdi
Bismillah!-
Ellerin etime değdiğinde kulaklara dolan çıngıraklı pırıltı.
Nar çiçeği ile tütsülenmiş tıkırtı
Göğse bastıran hakikat
Damarlara basılan binparça kabahat
Ve tekrar sen ve senin var olan her şeyin
Terkrardan
Ah! o vakitsiz baharlar...

Gece lacivert olduğunda biliyorum ben
Tanrı bir tek maviden vazgeçememiş.
Gündüz mavi, gece mavi, su mavi, hava mavi.
Tanrı'yı kendime benzetiyorum bazen.
Seni maviye.

Bir madenci otuzüç gün sonra gördüğünde göğü ilk kez
Onu düşün bir an,
Elindeki çamaşırları bırakıp koltuğa sadece onu.
Ondaki heyecan ne ise
Ben seni öperken
Hep bir fazlası işte.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

A.

“Yapacak bir şey yoktu. Aylardan Temmuz’du ve hepsi buydu. Terden sırılsıklam olmuş yatağımda inatla battaniyeye sarılmış öylece duruyordum. Bakışlarım bir matkap gibi tepemdeki duvarı aşındırıyordu. Kesin bir bakıştı bu, gözlerim iki mutlak matkap ucuydu. Dişlerimin arasından sızan ılık bir sıvı ağzımın içini dolduruyordu. Hafif yana doğru döndüm. Cenin pozisyonunda küçüldüm yatağın içinde. Hayatı hiç anlayamayan ben, aklında bin bir sorusu olan ama bir tane bile cevap bulamayan ben… Cenin gibi duruyordum. Yatağın ortasında bir soru işareti gibi bekliyordum.
Birisi beni cevaplasın istiyordum.
Sağ yanımda ki komidinin üstünde duran yeşil kaplı kitabın üzerinde bir parça toz vardı. Beyaz… Kristalize bir madde… İçine serpiştirilen cam kırıkları ile daha cafcaflı bir hale getirilmiş bir parça kokain… Hemen yanında bir kaç dağınık banka kartı… Bir miktar ot, sarılı bir cigaralık… Bunca ıvır zıvırın ortasında duran beyaz küçük bir gece lambası… Ikea kanalı ile yatak odamıza giren İsveç emperyalizminin bu aşağılık lambasına sıçayım diye geçirdim içimden. Ağzımın içini dolduran ılık sıvı dilimden boğazıma akmaya başladı. Tadını alıyordum. Bir avuç zambak çiğniyor gibi hissettim. Beyaz üstünde mavi yuvarlaklar olan yastğıma ağzımı dolduran sıvıdan bir damla düşüverdi. Kırmızı kocaman bir damla bembeyaz yastık kılıfını kırmızıya boyamıştı. Ağzımın içi sızlıyordu. Yutkunamıyordum. Boğazıma kadar kan dolmuştum.
Yataktan kalkmaya, doğrulmaya çalışıyordum. Eklem yerlerimde 150 kiloluk çingene kadınları oturuyordu sanki. Santim hareket edemiyordum. Ağlamamak için ıssırdıkça dudaklarımı yastık daha kırmızı oluyordu. Avuç avuç zambak çiğniyordum. Gözlerime giden damarların hepsi kan yerine gözyaşı taşıyorlardı sanki. Ağlamamak için sıktıkça kendimi daha bir terliyordum. Vücudumda yapışkan kötü kokulu balçık gibi bir katman vardı. Üç gündür duş almıyor daha kötüsü beş gündür balkona bile çıkmıyordum.
Ruh halim dağınıktı. Herkes ölmüş bir ben kalmıştım sanki. Telefonuma gitti elim. Sesli mesajlarımı dinlemek için gerekli numarayı ekrana yazıp doğruldum yataktan. Dün geceden kalmış bol otlu sigaramdan bir iki duman çektim içime. Gözlerimdeki çapakların halıya pul pul döküldüğü dakikalardı. Odayı dolduran kıyafetler sebebi ile yürümek kimisi için zor olabilirdi. Benim içinde öyleydi düne kadar. Yerde duran ve en sevdiğim olan beyaz ceketimin üzerine basıp tuvalete gittiğim andan beri hiç bir önemi yoktu ama. Metanın büyüsünden kurtulmuş özgürleşmiştim. Kalkıp mutfağa yol aldım. Kendime bir kahve koydum. Eskiden “yumiyum “diye bir şekerleme vardı, hatırlarmısınız bilmem. Yumiyum boyutlarında bir çizgi kokaini burnumun içinden beynime doğru çektiğim sırada, kül tablasında yanmakta olan bir adet winston soft bir de dibi kalmış bol otlu sigaram duruyorlardı. Telefonun ekranında duran numarayı ara tuşuna basarak şereflendirdim. Sesli mesajlarımı dinleyecektim. Sıradakini bekliyordum. Bip sesinden sonraydı.
“Bilmem açmıyor…”
Bu kadar. Sadece bu sesi duyuyordum. Bilmem açmıyor diyen bir ses ahizeden kulaklarıma sızıyordu. Kokain burnumdan beynime, sesi kulağımdan kalbime, sigara ağzımdan ciğerlerime doluyordu. Ağlamamak için direnmekten yorulmuştum. Mutfak lavabosuna kıpkırmızı tükürdüm. Balkona çıkıp ağladım. Aylardan Temmuz’du, ben terk edilmiştim. Nasıl ağlamayaydım.
Defalarca dinledim sesli mesajı. Kokain bitti sigaram azaldı ikinci bardak kahvemden de toplasan iki yudum kaldı. Belki yirminci kez dinliyordum. Açmıyor kelimesinin ikinci hecesinde ki vurgusunu ve sesin sonunda ki arkadan gelen korna sesini… Herşeyi ezberlemiştim. Dinledikçe acım azalmıyor özlemim artıyordu sadece.

Bil deyişinden belliydi, omuzlarını açıkta bırakan tek parça bir elbise giymişti.
Mem deyişinden belliydi, çikolatalı kurabiyeye benzer ayaklarını kahve tonlarında bir ayakkabı ile kapatmıştı.
Aç dediği anda saçlarını omuzundan gerisin geri atıyordu.
Mı dediğinde kocaman dişlerini göstere göstere gülüyordu. Kim bilir baharı müjdeliyordu.
Yor dediğinde…
Siktiğimin korna sesi çıkmıyor aklımdan.

Sizin sevgilinize hiç araba çarptı mı? 
Benimkine bir kez çarptı ve sevgilim ilkinde ölüverdi.
Bazı sevgililer çabuk ölüyor Allah'ım.

25 Haziran 2014 Çarşamba

Hercümerç


"... allah'ın mucizelerine inanırım tabii, suyun seyri bir mucizedir, ağaçların seyri bir mucizedir, havanın seyri bir mucizedir, benim hayretim tabiattan beslenir. insana hayret şikâyete girer, ben sevmem. insanların dünyasındaki tek sürpriz doğmak, sonrası malum, gün doğar, gün biter, gün doğar, gün biter, biliyorsun."


                                                                                                                                      Ahmet Güntan




27 yaşındaydım, yolsuzdum, tatsızdım, günlerden çarşambaydı, sigarayı iyice teklemiştim… En kötüsü ise bir umudum kalmamıştı. Bir yokuşun tepesinden aşağı doğru son sürat yol alan bir kamyon gibiydim. Tüm frenlerim boşalmıştı. Yolun sonu bir ilkokuldu. Saat ilk tenefüstü. Her şey, tüm bu kozmos aleyhime işliyordu. Kendimden ziyade etrafıma zarardım. Farkındaydım. Bazı insanlar zayıf, bazıları kalçasında bir morla, bazıları ise saçlı doğardı. Ben ise saçlı, zayıf, kıçımda kocaman yumruk gibi mor bir iz ve lanetle doğmuştum. Doğduğum esnada annemin bağırması ve babamın sigara üstüne sigara yakması lanetle doğduğumun kanıtıydı. Dünyaya geldiğim ilk anda lanet kaderime teyellenmişti. Ben etrafımda beni seven kim varsa üzecektim. Kötü ne varsa, hepsinin biriktiği bir kumbarası olmuştu annemle babamın. Yıllar sonra en çok onlara üzülecektim. Annemle babam bana söylemese de cinsiyetimi öğrenmek için doktora ilk gittiklerinde emindim ki doktor annemi muayene ettikten sonra isterseniz alalım bunu demişti. Denmeliydi. Hipokrat’a edilen yemin bunu gerektirirdi. Benden bir sürü vardı çünkü. Bir bana daha gerek yoktu. Annemde bunu bildiğinden bir 9 ay kadar tuttu beni içinde. Kötü kokan bir odaya girmeden önce alınan derin bir nefes gibi… Gücü yettiğince tuttu içinde. Sonra gücünün azaldığı ilk anda doğdum ben. Ona kalsa eminim beni rahminin en diplerinde bir yerlere gömerdi. Doğduktan sonra göbek bağımı sokak köpeklerine yedirmediyse şayet bu sadece annelik iç güdüsü ile açıklanabilirdi. Farkındayım konuya çok palaspandıras girdim. Özür dilerim. Bazen insan içinde o kadar çok duyguyu aynı anda hisseder ki ortaya hiçbir şey çıkartamaz. Toparlamaya çalışayım.
Ben Taylan. Hala 27 yaşındayım. Saçlarımda hafif beyazlar var. Birazda azalmışlar, berbere son gittiğimde berber amcanın şu fani hayatıma düştüğü şerh buydu. Yaşlanıyormuşum. Yaşlanmayı kötü bir şey olarak mı söyledi, onu tam olarak bilemiyorum. Ama yaşlanıyormuşum. Yaşlanıp yaşlanmadığınızı en iyi bilen kişi ilk ilk traşınızdan beri gittiğiniz berberdir. Objektiftir, bir seri katil gibi soğuk kanlıdır ve üzülüp üzülmemeniz umurunda değildir. Saçınız ya da sakalınız olduğu sürece fazlası onu ilgilendirmez.
Ben Taylan. Bu adı iyi belleyin istediğim için tekrarlıyorum durmadan. Bir gün orta boylu tıknaz ve 27 yaşlarında Taylan isimli birini görürseniz yolunuzu değiştirin diye söylüyorum. Belki bu tariflere uyan yüzerce Taylan vardır. Ama şuna emin olun benim o yüz kişiden biri olma ihtimalimin zayıflığını umursamadan yolunuzu değiştirmenizi gerektirecek kadar büyük bir belayım. Yüzde hatta binde bir bile olsa o Taylan ben olabilirim. Ve emin olun bu riski almanıza değmez.
Ben Taylan. Şimdi bir odadayım. Ufakdan hallice bir oda. Kimse büyük diyemez ama. Büyük diyeni geometri bilimi neferleri ayıplar. Karanlık bir oda. Odanın en köşesinde  duran ve odayı doksan derece kesen kanepenin üzerinde duruyorum. Korkmayın sizi çok tutmayacağım. Gereksiz ayrıntılar peşinde koşmak değil derdim. Bırakın biraz konuşayım sadece. Çok uzun sürmeyecek zaten.
Ben Tayfun. Kanepede duran Tayfun. Kanepenin bittiği yerin dibinde, yönü sağ koluma düşüyor, bir masa var. Üstü boş bir masa. Boştu yani. Üç eksik bir winston soft paketi var artık üstünde. Yanında bir kül tablası. Üstünde ince bir cigaralık yarısı bitmiş… Sağ yanıma düşen bu masayı hiç sevmedim ben. Bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Kahve tonlarında döşenmiş bu odada ki tek beyaz şey kendisi. Döşenmiş dediğime bakmayın siz. İki masa bir kanepe ve bir televizyon… Hepsi bu. Bu arada Tayfun değil adım tabi ki de. Hala bende misiniz diye merak ettim.Ben Taylan. Kanepede otururken ben televizyonda haberler dönüyor. Necmettin Erbakan’a benzeyen bir adam var. Sesi kısık televizyonun ne konuştuğunu anlamıyorum. Necmettin Erbakan’ı özlediğimi anlıyorum birden bu adamı görünce. Erbakan’a göre daha ince ve uzun. Tabi Erbakan’ın da bu zat-ı muhtereme göre kısa ve kalın olduğunu da iddia edebilirsiniz. Bir alt yazı düşüyor ekrana bahsi geçen amcanın adını da öğreniyoruz. Çatı Aday’mış Amcanın adı. Bir açıklama yapıyor: Ekme… Arapça bir şeyler diyor şu an ne olduğunu anlayamayacağım. Bunu bir çırpıda unutup cigaralıktan bir nefes alıyorum. Dolu… Yılmaz Güney’i taklit ederek çekiyorum içime. Bir de Buse’yi çok özlüyorum.
Ben Taylan. Buse’yi en çok seven Taylan. Hayatın bir tanımını yapmam istenseydi benden şayet; beni dinleyen kalabalığa şöyle seslenirdim.
-          Yoldaşlarım. İnsanın vakti az kalınca şeytan eline ayağına dolaşırmış. Her şeyi anlatmak isterken bir bok anlatamadan bize ayrılan sürenin sonuna geleceğiz. Önce doğacağız sonra büyüyeceğiz sonra aşık olacağız. O gün erkek olacağız biz. Kızlar o gün kadın olacak. İbneler o gün ibne… Çünkü yaşamak heteroseksüellere bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir. Et ve kemikten oluşan varlıklarımız o gün insanlaşacak. Maddeye ruh üflemek gibi… Doğayı anlamak ve ona şükran duymak…Kendimizin aslını o gün bulacağız. Sonra terk edileceğiz. Yada terk edeceğiz. Farketmez. Kopacağız özümüzden. Canımız çok yanacak. Sebeplerimizi yetersiz görenlere şaşacağız. Bizi anlamadıklarını düşüneceğiz. Anlaşılıp da haksız bulunmak korkusu ile anlaşılmamaya sığınacağız. Sanacağız ki dünya hep çayır çimen… Birileri var kötü onlar dallarımıza kastediyor, çiçeklerimize düşman… Sonra işte bir gün birileri soracak size. Hayatın bir tanımını yapar mısınız diye. Siz ise hala güçsüz durmaktan korkanlarsınız tabi. Acz alın yazınız. Bir sik anlamadım ki hayattan anlatayım diyemeyecek kadar kibir budalasısınız. Çıkıp insanlara nutuk atacaksınız hayat ile ilgili. Yoldaşlarım hayat ile ilgili bildiğim bir şey varsa esmerler her zaman haklıdır. Bunu lütfen tarihe not düşelim.



Ben Taylan. 27 yaşındayım. Bir kitap yazdım 22 sayfa… Aslında daha uzun yazacaktım ama hikayedeki kız gitti. Sen nasıl yazarsın hikayedeki kız gitti diye kitap biter mi demeyin. Tanrı’nın her kuluna sözü aynı mı geçiyor sanki . Görmez misiniz.

15 Haziran 2014 Pazar

Pınar Selek'in savunması.


istanbul 12. ağir ceza mahkemesi sayin başkanliğina,
dosya no: 1998/518

hukuki dilde adı “savunma” olan bu metni çeşitli suçlamalara karşı kendimi savunmak için değil, uzun süredir yaşadığım kuşatılmaya karşı onurumu, kişiliğimi, hayatla kurduğum ilişkiyi ve özgürlük arayışımı nasıl savunduğumu anlatmak için size sunuyorum. 
evet, mısır çarşısı komplosu beni kuşattığından beri ben bir savunma halindeyim. şimdi size kısaca neyi nasıl savunduğumu anlatmaya çalışacağım.

özgür, ahlaklı, mutlu bir yaşam nasıl mümkün olabilir sorusu, çocukluğumdan beri beni meşgul ediyordu. bu sorulara yanıt bulmak, toplumu, kendimi anlamak ve özgürlük alanımı genişletmek için sosyoloji okudum. bu arayışla, okul yılları boyunca, bilgi-iktidar ilişkisini, bilimin kurumsallaşma biçimini, dokunulmayan kutsallıkları, dil ve davramış kalıplarını sorgulayarak kendimce bir patika çizmeye çalıştım. sorularıma yanıt bulmak için yoğun emek sarf edip öğrendiğim her kelimeyle boğuşunca, üniversiteyi birincilikle bitirdim. 
14 nisan 1999’da, mahkemenizde yaptığım savunmada, flaubert’in “sosyolog, elbette birçok hayatın içine girip çıkacak, hiç hissetmediği duyguları ve deneyleri taşıyan insanları anlamaya çalışacak” sözünden hareketle, “birçok hayatın içine girmek istiyorum. yani o hayatı yaşayanlarla söyleşmek, konuşmak ve öznellikler arasında ilişki kurmak” diyen baurdieu’ye gönderme yapmıştım. işte bu motivasyonla başlayan öğrencilik yıllarım, okul koridorlarında ya da kantinde değil, hayatın içinde geçti; hep dokunulmayanlara dokunarak, kendimce, karanlıkları aydınlatmaya çalıştım. 

doktorlar gibi, sosyologların da toplumsal yaralara el sürme kabiliyetinde olması gerektiğine inanıyordum. travestilerin ülker sokak’tan dışlanmasına ilişkin araştırmamı tamamlayıp bunu yüksek lisans tezi haline getirdikten sonra, “alacağımı aldım” deyip sorunlarını paylaştığım insanları öylece bırakamazdım. bırakmadım da. çeşitli araştırmalar aracılığıyla tanıştığım ve her biri, farklı dışlama ve kapatma mekanizmasından etkilenen insanlarla birlikte, ortak bir atölye çalışmasında yer aldım: sokak sanatçıları atölyesi. 

böyle bir atölyenin cephanelik olarak tanıtılması korkunç bir şey. hayır, asla atölyemize bomba giremezdi. tersine, o küçücük mekanda her türlü şiddeti aşmaya, şiddetin yarattığı yaraları sarmaya çalışıyorduk. bu değerli çalışmayı, sadece benim ya da atölyedeki insanlar için değil, toplum için temize çıkarmak zorundayız. korkunç suçlamalarla lekelenen atölyemiz bir sevgi bahçesiydi. 
toplumun çöpe attığı insanlar, çöp kutularındaki işe yarar malzemeleri toplayıp bunları, o atölyede, sanat eseri haline getiriyorlardı. ilk başta birlikte nasıl duracaklarını, kuşatma ve dışlamayla nasıl başa çıkılacağını bilmeyen insanlar olarak, sanatla birlikte dirildik, çiçek açtık, hatta kök salmaya başladık. maskelerin, çamurdan vazoların, alçıdan heykellerin, resimlerin üretildiği bu küçücük mekânda kurulan sokak tiyatromuz, kısa zamanda her yere çağırılır oldu. atölyedeki eserlerimiz, sokaklarda sergilenmeye başlandı. bir de dergi çıkarttık. yazarları ve dağıtımcıları çok olan bu derginin adını misafir koyduk. herkes, “misafirlik öldü… televizyon, şehir hayatı misafirliği öldürdü…” diyordu. biz de, sesini duyuramayan insanların, başkalarının evlerine misafir olmasını sağladık. 3000 bastığımız dergimizi, sokaklardaki güçlü ilişkilerimiz sayesinde kısa zamanda tükettik. 

atölyemiz küçücüktü ama üretkenliğiyle etkisini büyütüyordu. günde onlarca kişinin girip çıktığı, kapısı hep açık, gece bazen evsiz kalan travestilerin ve sokak çocuklarının yattığı bu atölye, aynı zamanda bir başvuru, bir kaynaşma mekânıydı. kim olursa olsun, dara düşen bize uğruyordu. önceden dışlanma nedeniyle saldırganlaşan insanlar, kendilerine ve başkalarına güvenmeyi, atölyemizde öğrendiler. sanatın ve paylaşımın gücü sayesinde, tineri ve fuhuşu bırakanlar oldu. 

ve olan oldu. tam kök salmaya başladığımız sıralarda şu meşhur komplonun içine düştüm ve baş artisti oldum. mısır çarşısı komplosu, öncelikle bizim çamurdaki gönül bahçemize, çöldeki kaynağımıza bir saldırıydı. kapısı hep açık olan, giren çıkanın belli olmadığı beyoğlu’nun orta yerindeki mekânımız bombalarla damgalanınca ve oradaki en etkin kadın, bombacı olarak sergilenince, hep tehlikelerle boğuşan insanların umutları da tuz buz oldu. zaten sürekli şiddete uğrayan ama birlikte şiddetsiz bir var oluş deneyimini geliştiren bu insanlar, atölyemize yönelik böyle bir terör saldırısında dağılmak zorunda kaldılar. ben cezaevindeyken görüşüme gelen bir travesti şöyle demişti : “bir düş ancak bu kadar sürer. bizimki uzun sürdü. hep bir şeyler olacak diyordum. hayat bu kadar iyi gidemez, diyordum. ama böylesini tahmin etmedim. ben çok şey yaşadım, herşeye alıştım sanıyordum ama bu olay kadar beni etkileyen başka bir şey hatırlamıyorum. en temiz şeyimizi kirlettiler. sanki bebeğimizi öldürdüler. ne korkunç bir hayat! sen iyi bir şey de yapsan, kirletiyorlar. kaçamıyorsun, kurtulamıyorsun. çok korktum.”

evet, bana bunları söyleyen travesti arkadaşımın çalışma ve yaşam koşulları ölümün kıyısındaydı. bir gece yarısı e5’te, ya da başka bir yerde, bıçak darbesiyle ölebilirdi ve oracıkta kalırdı. buna rağmen, travesti arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadı. sadece onlar mı? sokak sanatçıları atölyesinin en aktif çalışanları olan sokak çocukları ilk duruşmadan itibaren mahkemeye hep geldiler. bu, onlar için hiç de kolay değildi. sürekli kimvurduya giden çocuklar, tıpkı travestiler gibi en çok polisten kaçıyorlar. buna rağmen, emniyetin suçladığı bir olayda benim tanığım oldular, "pınar abla oraya tiner bile sokmazdı" dediler. ben onlara “mahkemeye gelmesinler” diye haber yolluyordum. çünkü bu nedenle cezalandırılacaklarından korkuyordum. ama beni dinlemediler. aslında sadece beni değil, atölyelerini savundular. orada yarattığımız sevginin kirletilmemesi için ellerinden geleni yaptılar. 
sevgimiz kirlenmedi ama atöylemiz dağıldı.

mısır çarşısı komplosu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. en güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? öncelikle bu komplo, annemin hayatına mal oldu. ikincisi sokak sanatçıları atölyesini öyle bir tuz buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız...
peki ya benim açımdan, neler oldu? 
oyunun kuralıymış, öğrendim. eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. üstelik suçun şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mal edilir. örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. hayatını islami değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna, içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. ya da bir anti militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır... bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. bir düşünce suçlusu değilsindir. barış suçlusu da ilan edilmezsin. savaş örgütü, seni terörize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır.
ben de bu oyunun kurallarına takıldım. açıkçası, yaptığım araştırma nedeniyle başıma çeşitli sıkıntılar gelebileceğini, belki bu nedenle huzurunuza çıkabileceğimi tahmin ediyor ve bunu göze alıyordum. ama böyle korkunç, insanlık dışı bir komplonun içine düşeceğimi tahmin bile edemezdim. 

gözaltına alındığımda ilk önce benden, araştırmamda konuştuğum insanların ismini istediler. yıllardır suça itilen insanlarla ilgili araştırmalar yaptığımı ve hiçbirine ait bilgileri polise vermediğimi söyleyerek istediklerini yerine getirmedim. bu arada araştırmamı inceliyorlardı. sonra birdenbire araştırmam yok edilerek bombaya dönüştürüldü. araştırma yaparken militanlara yardım ettiğim, bombalarını sakladığımı iddia ettiler. yani anti militarist bir araştırmayı bombaya dönüştürdüler. işyerim sandıkları atölyede ve benim üzerimde patlayıcı bulunduğunu söyleyerek işkenceyi yoğunlaştılar. insanın kendisine yapılan işkenceyi anlatması zordur. ama sanırım, burada söylemek zorundayım: eliniz kesilince ya da ayağınız burkulunca bile neler hissettiğinizi düşünürseniz işkence altındaki bir insanın neler yaşadığını tahmin edersiniz. ben, çok yoğun ve dayanılmaz bir işkence gördüm. filistin askısından kolum çıktı, çok kötü biçimde yeniden taktılar. hemen hemen hiç uyutulmadım. “sünger gibi olacak” çığlıkları arasında beynime yapılan işkence, akıl hastanelerinde delilere yapılan “şok tedaviden” farksızdı. akıllılık-delilik meselesinde bu kadar yoğunlaşan bir kadının “şok” a uğratılması çok romansı gibi durabilir ama yaşaması güç. 

işkencenin en büyüğü ise, istediklerini yapmazsam, sokak çocuklarını ve travestileri alıp işkence yapacakları ve onları medyada teşhir edecekleri tehdidi oldu. ben de bir an önce ellerinden kurtulup sağlıklı koşullarda mücadelemi vermek için, özellikle benim çevremde olan hiç kimsenin zarar görmemesi için, sadece benim aleyhime olan, araştırma yaptığım insanlara yardım ettiğimi iddia eden ama saçmalığı aşikâr olduğu için açığa çıkacağını çok iyi bildiğim bir ifadeyi imzaladım. cezaevine getirilişimi, savcılığa çıkarılışımı hayal meyal hatırlıyorum. ama “şunların elinden kurtulayım…” duygusu hala hatırımda. çünkü bana yüklenen suçlamaların saçmalığı ortadaydı. her şeyin ortaya çıkacağından emindim. atölye benim işyerim değildi. orada bomba bulunması imkânsızdı. zaten kısa bir süre sonra, atölyede bulunduğu iddia edilen patlayıcıların, daha önce polisin elinde olduğu ortaya çıktı. ama komplocular inatçıydı. cezaevine girdikten bir ay sonra, “yakında çıkarım” diye düşünürken, televizyonda kendi görüntülerimi gördüm. senaryo büyüyordu, ben de baş oyuncusu olmuştum. mısır çarşısı patlaması bombaymış, bombalayan da pınar’mış. ekranda kendimi izlerken, boşlukta yüzer gibi olduğumu hatırlıyorum. sonra arka arkaya birçok suçlama geldi. değişik insanlardan alınan ifadeler sonucu, ben cezaevindeyken gerçekleşen mafyatik bir öldürme olayından başka patlamalara kadar, birçok suç bana yıkılmaya çalışıldı. işkence sonucu zorla ifade imzalayan insanlar, mahkemede, nasıl bir baskıya uğradıklarını anlattılar. ama bu, karmakarışık suçlamalar dizisiyle karşı karşıya kalmamı engellemedi. senaryonun en acıklı kısmı ise, itirafçılık trajedisi oldu. bu insanların, dava süresince ne hale geldiğini hepimiz izledik. bence bu sürecin en büyük mağduru onlar. 

araştırmamın yok edilmesi, bana acı verdi. ama en kötüsü yaraya el sürmeye çalışan bir tutumun bu şekilde cezalandırılması daha sonraki teşhis ve tedavi çabalarına yönelik de bir gözdağı oldu. benim şahsımda, bağımsız bir duruş arayışında olan kadınlara ve erkeklere bir işaret çakıldı. sosyologlara, sosyal bilimcilere, aktivistlere parmak sallandı. ben, bir sembol olarak seçildim. 
pekiyi nasıl direndim? nasıl savundum kendimi?

beni cezaevine götüren memurlar, ısrarla, yakında intihar edeceğimi, annemin de öleceğini söylüyorlardı. dört duvarın arasına girince, bunun ne demek olduğunu çok düşündüm. sonra arka arkaya gelişen olaylar, bu sözün arkasındaki niyeti ortaya çıkardı. ama o sıralar ben de, annem de yaşama sarıldık. o kadar çok suçlama, o kadar çok kriminal vaka içine sürüklenmiştim ki, bunların içine dalarsam boğulacaktım. ben de dalmadım. ilk mahkemede "mısır çarşısı patlaması eğer bombadan kaynaklanıyorsa bu bir insanlık suçudur. ama benim maruz kaldığım suçlamalar da bir insanlık suçudur" dedim, tüm suçlamaları reddettim ve çalışmalarımı, cezaevinde de olsa sürdürmeye çalıştım. mahkeme ve ilgili konuların psikolojik etkisi altına girmeden yaşamayı başardım. 

iki buçuk sene kadın koğuşunda kalmak, nasıl anlatılır bilmiyorum. kendimle çok yüzleştiğimi, ihtiyaçlarımın, yapmak istediklerimin billurlaştığını; düşünsel ve duygusal bir karmaşa ve sadeleşmeyi birlikte yaşadığımı hatırlıyorum. 
cezaevinde geçen 2,5 seneyi bir kazanıma dönüştürdüm. orada yazdıklarımın çoğunu dışarıya çıkaramasam da, hatta akıbetlerini bilmesem de, yazmak beni biriktirdi, güçlendirdi. geçmişte birçok filozofun, fikir insanının yaşadığı acıları biliyorum. bazen doğrular için lanetlenmek durumunda kalıyor insan. ve hakikat aşkına, bunu göze alabiliyor. 

sayın mahkeme heyeti, ilk duruşmalarda, kendimi ortaçağ’da cadı diye yakılan kadınlarla özdeşleştirdiğimi hatırlar. ama şiddet karşıtı olan, hayatını şiddete, militarizme ve tüm savaşlara karşı mücadeleye adamış bir insanın, katliam sanığı olarak topluma tanıtılması korkunç bir şey. en kötüsü de medyatik bir insan oldum çıktım. insanın, sürekli kendini anlatmak durumunda kalması, özgürlüğü, özgünlüğü, hakikatle kurulan ilişkiyi bozar. benim açımdan da böyle bir bozulma oldu maalesef…
cezaevinden çıktıktan sonra, suçluluk psikolojisiyle, “uslu kız” görüntüsü veren bir role bürünmedim. bu davanın hayatımı etkilemesine izin vermedim. tahliye edilir edilmez, cezaevi kapısında, barış için mücadele edeceğimi söyledim. madem ki küçücük bir barış çabam böyle cezalandırılmıştı; o halde, bu çabayı büyütmem, her şeyden önce, kendime saygı açısından gerekliydi. 

yaşamıma, başıma bu komplo gelmeden önceki arayışlarım yön verdi. bu sefer, üzerime dolaylı ya da doğrudan tehditlerle geldiler. şimdiye kadar hakkımda iddia ettikleri tüm suçlamaların saçmalığı, huzurunuzda ortaya çıkınca, beni bir şekilde mahkûm etme tutkusu devam etti. milliyet gazetesindeki asparagas haberin, büyük bir acz içinde, dosyaya konması bunun son örneğidir. oysa aynı gazetede, haberin geçersizliğini ortaya koyan ve gözden kaçtığı için, genel yayın yönetmenin dahi özür dilediği geniş bir yazı çıkmıştı. bu tür haberlerin nasıl yapıldığını siz benden iyi biliyorsunuz. gazete yönetiminin bile fark edip özür dilediği bu haberin hemen dosyaya girmesi, beceriksizlikle sürdürülmeye çalışılan bir komployu gözler önüne seriyor.

ama ben, her şeye rağmen, mısır çarşısı komplosuna yenilmedim. sırrım sevgiydi. başta ailem, sonsuz bir güven ve emekle hep yanımda oldu. babam, ilk günden itibaren, elinde piposuyla, dedektif gibi çalıştı. kendi kızını ameliyat etmek zorunda olan cerrahların yaşadığı sıkıntının, onda da olduğunu tahmin ediyorum ama bunu hiç belli etmedi. elini hep omuzumda hissettim. annem, bir cumhuriyet kadınıydı ve en çok da bu yüzden başıma gelenlerden çok fazla etkilendi. daha önce telefon konuşmalarını dinledikleri için öleceğini söyledikleri annem, ağır kalp hastası olmasına rağmen, kızına yönelik bu korkunç saldırıya karşı kendini siper etti. kapı kapı dolaştı ve toplumla cezaevindeki kızı arasında bir köprü oldu. ama tahliyemden sonra kalbine yenik düştü. fakat son mütalayı duymadığı için, acıyla değil, adalet duygusuyla aramızdan ayrıldı. nitelikli bir işletmeci olan kardeşim ise benim için hayatını değiştirdi. mısır çarşısı suçlamasını duyar duymaz cezaevine geldi ve “ben senin hukuk mücadelenin içinde olacağım. avukatın olacağım” dedi. gerçekten de başarılı olduğu işini bıraktı, üniversite sınavlarına girdi, kazandığı hukuk fakültesini bitirdi ve avukatım oldu. sevginin gücü, en büyük zorluklar karşısında bile, insanı dirençli kılar. ben bu direnci, özellikle ailem sayesinde korudum. sadece ailem mi? babam, verdiği hukuk mücadelesinde hiç yalnız kalmadı. 7 yıldır savunmamı yapan hukukçular, büyük bir fedakarlıkla bu komployla boğuştular ve benim hukuka olan inancımın canlı kalmasını sağladılar. diğer yandan, başta kadın arkadaşlarım olmak üzere, çevremde bir kenetlenmeyi sürekli hissettim. öyle bir dayanışmaya tanık oldum ki, insana dair umudum hep diri kaldı. hocalarım, mahkemeye benimle ilgili görüşlerini yazdılar. son duruşmadan sonra, başta türkiye'nin en önemli sanatçı ve düşün insanları olmak üzere, binlerce kişi “pınar selek’in şiddet karşıtı olduğuna tanığız” diye açıklamalar yaptılar.
sekiz yıl boyunca ayakta kalmamı sağlayan aileme, hukukçulara, dostlarıma, kadınlara ve tüm dürüst insanlara teşekkür ederim.

ben kendimi korudum, kuşatmaya, lanetlenmeye karşı varlığımı savundum. bu komplo beni zayıf düşürmedi ama ülkemiz açısından, tarihin tekerrürüne hizmet etti. elimden alınan araştırma, tüm eksikleriyle birlikte, yaşadığımız sorunları, milli güvenlik siyasetinin dışında bir bakışla analiz etmenin yollarını arıyordu. yanlışlık ya da doğruluk ayrı meseledir. ama bir olgu eğer gerçekse, önemli olan bu gerçekliği derinlikli tanımlamaktır. "herşey apaçık olsaydı, bilime gerek kalmazdı" sözü hiç unutulmamalıdır.. ilk bakışta gördüğümüz bir elmanın düşüşü, bilimsel açıdan baktığızda, bize ağacın kökünden, rüzgara, toprağa kadar bir çok gerçekliğe işaret eder. son yirmi yıldır yaşadığımız şiddet ortamını da böyle ele almak zorundayız. sorunları aşmak, onların anlaşılmasına bağlıdır, anlaşılması için ise araştırmak gerekir. ben, iyi niyetli en küçük bir çabayla bile iyileşeceğimize inanıyorum. ama bitiremiyoruz. ve suyun kirlenmesini, havasız kalışımızı sadece izliyoruz.

6- 7 eylül olayları hala aklımızda... suç komünistlere atıldı, ülkenin her tarafında komünist tevkifatlar yapıldı. aziz nesin bile bu nedenle tutuklandı. bu vahşetin o zamanki siyasal iktidar tarafından organize edildiği yassıada mahkemelerinde anlaşıldı. hatta bombayı atanın, oktay engin adında bir mit mensubu olduğu söylendi. ama ne oldu? solcular bir dönem susturuldular ve kendilerini savunmak durumunda bırakıldılar. 

hep öyle oldu. muhalefet, hesap sormasın diye sürekli asılsız suçlamalarla damgalandı ve hesap vermek zorunda bırakıldı. orhan veli’nin dediği gibi: 

açlıktan bahsediyorsun
demek bütün binaları yakan sensin
istanbul’dakileri sen
ankara’dakileri sen
sen ne domuzsun sen...

saygılarımla... 
pinar selek