15 Haziran 2014 Pazar

Pınar Selek'in savunması.


istanbul 12. ağir ceza mahkemesi sayin başkanliğina,
dosya no: 1998/518

hukuki dilde adı “savunma” olan bu metni çeşitli suçlamalara karşı kendimi savunmak için değil, uzun süredir yaşadığım kuşatılmaya karşı onurumu, kişiliğimi, hayatla kurduğum ilişkiyi ve özgürlük arayışımı nasıl savunduğumu anlatmak için size sunuyorum. 
evet, mısır çarşısı komplosu beni kuşattığından beri ben bir savunma halindeyim. şimdi size kısaca neyi nasıl savunduğumu anlatmaya çalışacağım.

özgür, ahlaklı, mutlu bir yaşam nasıl mümkün olabilir sorusu, çocukluğumdan beri beni meşgul ediyordu. bu sorulara yanıt bulmak, toplumu, kendimi anlamak ve özgürlük alanımı genişletmek için sosyoloji okudum. bu arayışla, okul yılları boyunca, bilgi-iktidar ilişkisini, bilimin kurumsallaşma biçimini, dokunulmayan kutsallıkları, dil ve davramış kalıplarını sorgulayarak kendimce bir patika çizmeye çalıştım. sorularıma yanıt bulmak için yoğun emek sarf edip öğrendiğim her kelimeyle boğuşunca, üniversiteyi birincilikle bitirdim. 
14 nisan 1999’da, mahkemenizde yaptığım savunmada, flaubert’in “sosyolog, elbette birçok hayatın içine girip çıkacak, hiç hissetmediği duyguları ve deneyleri taşıyan insanları anlamaya çalışacak” sözünden hareketle, “birçok hayatın içine girmek istiyorum. yani o hayatı yaşayanlarla söyleşmek, konuşmak ve öznellikler arasında ilişki kurmak” diyen baurdieu’ye gönderme yapmıştım. işte bu motivasyonla başlayan öğrencilik yıllarım, okul koridorlarında ya da kantinde değil, hayatın içinde geçti; hep dokunulmayanlara dokunarak, kendimce, karanlıkları aydınlatmaya çalıştım. 

doktorlar gibi, sosyologların da toplumsal yaralara el sürme kabiliyetinde olması gerektiğine inanıyordum. travestilerin ülker sokak’tan dışlanmasına ilişkin araştırmamı tamamlayıp bunu yüksek lisans tezi haline getirdikten sonra, “alacağımı aldım” deyip sorunlarını paylaştığım insanları öylece bırakamazdım. bırakmadım da. çeşitli araştırmalar aracılığıyla tanıştığım ve her biri, farklı dışlama ve kapatma mekanizmasından etkilenen insanlarla birlikte, ortak bir atölye çalışmasında yer aldım: sokak sanatçıları atölyesi. 

böyle bir atölyenin cephanelik olarak tanıtılması korkunç bir şey. hayır, asla atölyemize bomba giremezdi. tersine, o küçücük mekanda her türlü şiddeti aşmaya, şiddetin yarattığı yaraları sarmaya çalışıyorduk. bu değerli çalışmayı, sadece benim ya da atölyedeki insanlar için değil, toplum için temize çıkarmak zorundayız. korkunç suçlamalarla lekelenen atölyemiz bir sevgi bahçesiydi. 
toplumun çöpe attığı insanlar, çöp kutularındaki işe yarar malzemeleri toplayıp bunları, o atölyede, sanat eseri haline getiriyorlardı. ilk başta birlikte nasıl duracaklarını, kuşatma ve dışlamayla nasıl başa çıkılacağını bilmeyen insanlar olarak, sanatla birlikte dirildik, çiçek açtık, hatta kök salmaya başladık. maskelerin, çamurdan vazoların, alçıdan heykellerin, resimlerin üretildiği bu küçücük mekânda kurulan sokak tiyatromuz, kısa zamanda her yere çağırılır oldu. atölyedeki eserlerimiz, sokaklarda sergilenmeye başlandı. bir de dergi çıkarttık. yazarları ve dağıtımcıları çok olan bu derginin adını misafir koyduk. herkes, “misafirlik öldü… televizyon, şehir hayatı misafirliği öldürdü…” diyordu. biz de, sesini duyuramayan insanların, başkalarının evlerine misafir olmasını sağladık. 3000 bastığımız dergimizi, sokaklardaki güçlü ilişkilerimiz sayesinde kısa zamanda tükettik. 

atölyemiz küçücüktü ama üretkenliğiyle etkisini büyütüyordu. günde onlarca kişinin girip çıktığı, kapısı hep açık, gece bazen evsiz kalan travestilerin ve sokak çocuklarının yattığı bu atölye, aynı zamanda bir başvuru, bir kaynaşma mekânıydı. kim olursa olsun, dara düşen bize uğruyordu. önceden dışlanma nedeniyle saldırganlaşan insanlar, kendilerine ve başkalarına güvenmeyi, atölyemizde öğrendiler. sanatın ve paylaşımın gücü sayesinde, tineri ve fuhuşu bırakanlar oldu. 

ve olan oldu. tam kök salmaya başladığımız sıralarda şu meşhur komplonun içine düştüm ve baş artisti oldum. mısır çarşısı komplosu, öncelikle bizim çamurdaki gönül bahçemize, çöldeki kaynağımıza bir saldırıydı. kapısı hep açık olan, giren çıkanın belli olmadığı beyoğlu’nun orta yerindeki mekânımız bombalarla damgalanınca ve oradaki en etkin kadın, bombacı olarak sergilenince, hep tehlikelerle boğuşan insanların umutları da tuz buz oldu. zaten sürekli şiddete uğrayan ama birlikte şiddetsiz bir var oluş deneyimini geliştiren bu insanlar, atölyemize yönelik böyle bir terör saldırısında dağılmak zorunda kaldılar. ben cezaevindeyken görüşüme gelen bir travesti şöyle demişti : “bir düş ancak bu kadar sürer. bizimki uzun sürdü. hep bir şeyler olacak diyordum. hayat bu kadar iyi gidemez, diyordum. ama böylesini tahmin etmedim. ben çok şey yaşadım, herşeye alıştım sanıyordum ama bu olay kadar beni etkileyen başka bir şey hatırlamıyorum. en temiz şeyimizi kirlettiler. sanki bebeğimizi öldürdüler. ne korkunç bir hayat! sen iyi bir şey de yapsan, kirletiyorlar. kaçamıyorsun, kurtulamıyorsun. çok korktum.”

evet, bana bunları söyleyen travesti arkadaşımın çalışma ve yaşam koşulları ölümün kıyısındaydı. bir gece yarısı e5’te, ya da başka bir yerde, bıçak darbesiyle ölebilirdi ve oracıkta kalırdı. buna rağmen, travesti arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadı. sadece onlar mı? sokak sanatçıları atölyesinin en aktif çalışanları olan sokak çocukları ilk duruşmadan itibaren mahkemeye hep geldiler. bu, onlar için hiç de kolay değildi. sürekli kimvurduya giden çocuklar, tıpkı travestiler gibi en çok polisten kaçıyorlar. buna rağmen, emniyetin suçladığı bir olayda benim tanığım oldular, "pınar abla oraya tiner bile sokmazdı" dediler. ben onlara “mahkemeye gelmesinler” diye haber yolluyordum. çünkü bu nedenle cezalandırılacaklarından korkuyordum. ama beni dinlemediler. aslında sadece beni değil, atölyelerini savundular. orada yarattığımız sevginin kirletilmemesi için ellerinden geleni yaptılar. 
sevgimiz kirlenmedi ama atöylemiz dağıldı.

mısır çarşısı komplosu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. en güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? öncelikle bu komplo, annemin hayatına mal oldu. ikincisi sokak sanatçıları atölyesini öyle bir tuz buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız...
peki ya benim açımdan, neler oldu? 
oyunun kuralıymış, öğrendim. eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. üstelik suçun şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mal edilir. örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. hayatını islami değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna, içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. ya da bir anti militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır... bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. bir düşünce suçlusu değilsindir. barış suçlusu da ilan edilmezsin. savaş örgütü, seni terörize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır.
ben de bu oyunun kurallarına takıldım. açıkçası, yaptığım araştırma nedeniyle başıma çeşitli sıkıntılar gelebileceğini, belki bu nedenle huzurunuza çıkabileceğimi tahmin ediyor ve bunu göze alıyordum. ama böyle korkunç, insanlık dışı bir komplonun içine düşeceğimi tahmin bile edemezdim. 

gözaltına alındığımda ilk önce benden, araştırmamda konuştuğum insanların ismini istediler. yıllardır suça itilen insanlarla ilgili araştırmalar yaptığımı ve hiçbirine ait bilgileri polise vermediğimi söyleyerek istediklerini yerine getirmedim. bu arada araştırmamı inceliyorlardı. sonra birdenbire araştırmam yok edilerek bombaya dönüştürüldü. araştırma yaparken militanlara yardım ettiğim, bombalarını sakladığımı iddia ettiler. yani anti militarist bir araştırmayı bombaya dönüştürdüler. işyerim sandıkları atölyede ve benim üzerimde patlayıcı bulunduğunu söyleyerek işkenceyi yoğunlaştılar. insanın kendisine yapılan işkenceyi anlatması zordur. ama sanırım, burada söylemek zorundayım: eliniz kesilince ya da ayağınız burkulunca bile neler hissettiğinizi düşünürseniz işkence altındaki bir insanın neler yaşadığını tahmin edersiniz. ben, çok yoğun ve dayanılmaz bir işkence gördüm. filistin askısından kolum çıktı, çok kötü biçimde yeniden taktılar. hemen hemen hiç uyutulmadım. “sünger gibi olacak” çığlıkları arasında beynime yapılan işkence, akıl hastanelerinde delilere yapılan “şok tedaviden” farksızdı. akıllılık-delilik meselesinde bu kadar yoğunlaşan bir kadının “şok” a uğratılması çok romansı gibi durabilir ama yaşaması güç. 

işkencenin en büyüğü ise, istediklerini yapmazsam, sokak çocuklarını ve travestileri alıp işkence yapacakları ve onları medyada teşhir edecekleri tehdidi oldu. ben de bir an önce ellerinden kurtulup sağlıklı koşullarda mücadelemi vermek için, özellikle benim çevremde olan hiç kimsenin zarar görmemesi için, sadece benim aleyhime olan, araştırma yaptığım insanlara yardım ettiğimi iddia eden ama saçmalığı aşikâr olduğu için açığa çıkacağını çok iyi bildiğim bir ifadeyi imzaladım. cezaevine getirilişimi, savcılığa çıkarılışımı hayal meyal hatırlıyorum. ama “şunların elinden kurtulayım…” duygusu hala hatırımda. çünkü bana yüklenen suçlamaların saçmalığı ortadaydı. her şeyin ortaya çıkacağından emindim. atölye benim işyerim değildi. orada bomba bulunması imkânsızdı. zaten kısa bir süre sonra, atölyede bulunduğu iddia edilen patlayıcıların, daha önce polisin elinde olduğu ortaya çıktı. ama komplocular inatçıydı. cezaevine girdikten bir ay sonra, “yakında çıkarım” diye düşünürken, televizyonda kendi görüntülerimi gördüm. senaryo büyüyordu, ben de baş oyuncusu olmuştum. mısır çarşısı patlaması bombaymış, bombalayan da pınar’mış. ekranda kendimi izlerken, boşlukta yüzer gibi olduğumu hatırlıyorum. sonra arka arkaya birçok suçlama geldi. değişik insanlardan alınan ifadeler sonucu, ben cezaevindeyken gerçekleşen mafyatik bir öldürme olayından başka patlamalara kadar, birçok suç bana yıkılmaya çalışıldı. işkence sonucu zorla ifade imzalayan insanlar, mahkemede, nasıl bir baskıya uğradıklarını anlattılar. ama bu, karmakarışık suçlamalar dizisiyle karşı karşıya kalmamı engellemedi. senaryonun en acıklı kısmı ise, itirafçılık trajedisi oldu. bu insanların, dava süresince ne hale geldiğini hepimiz izledik. bence bu sürecin en büyük mağduru onlar. 

araştırmamın yok edilmesi, bana acı verdi. ama en kötüsü yaraya el sürmeye çalışan bir tutumun bu şekilde cezalandırılması daha sonraki teşhis ve tedavi çabalarına yönelik de bir gözdağı oldu. benim şahsımda, bağımsız bir duruş arayışında olan kadınlara ve erkeklere bir işaret çakıldı. sosyologlara, sosyal bilimcilere, aktivistlere parmak sallandı. ben, bir sembol olarak seçildim. 
pekiyi nasıl direndim? nasıl savundum kendimi?

beni cezaevine götüren memurlar, ısrarla, yakında intihar edeceğimi, annemin de öleceğini söylüyorlardı. dört duvarın arasına girince, bunun ne demek olduğunu çok düşündüm. sonra arka arkaya gelişen olaylar, bu sözün arkasındaki niyeti ortaya çıkardı. ama o sıralar ben de, annem de yaşama sarıldık. o kadar çok suçlama, o kadar çok kriminal vaka içine sürüklenmiştim ki, bunların içine dalarsam boğulacaktım. ben de dalmadım. ilk mahkemede "mısır çarşısı patlaması eğer bombadan kaynaklanıyorsa bu bir insanlık suçudur. ama benim maruz kaldığım suçlamalar da bir insanlık suçudur" dedim, tüm suçlamaları reddettim ve çalışmalarımı, cezaevinde de olsa sürdürmeye çalıştım. mahkeme ve ilgili konuların psikolojik etkisi altına girmeden yaşamayı başardım. 

iki buçuk sene kadın koğuşunda kalmak, nasıl anlatılır bilmiyorum. kendimle çok yüzleştiğimi, ihtiyaçlarımın, yapmak istediklerimin billurlaştığını; düşünsel ve duygusal bir karmaşa ve sadeleşmeyi birlikte yaşadığımı hatırlıyorum. 
cezaevinde geçen 2,5 seneyi bir kazanıma dönüştürdüm. orada yazdıklarımın çoğunu dışarıya çıkaramasam da, hatta akıbetlerini bilmesem de, yazmak beni biriktirdi, güçlendirdi. geçmişte birçok filozofun, fikir insanının yaşadığı acıları biliyorum. bazen doğrular için lanetlenmek durumunda kalıyor insan. ve hakikat aşkına, bunu göze alabiliyor. 

sayın mahkeme heyeti, ilk duruşmalarda, kendimi ortaçağ’da cadı diye yakılan kadınlarla özdeşleştirdiğimi hatırlar. ama şiddet karşıtı olan, hayatını şiddete, militarizme ve tüm savaşlara karşı mücadeleye adamış bir insanın, katliam sanığı olarak topluma tanıtılması korkunç bir şey. en kötüsü de medyatik bir insan oldum çıktım. insanın, sürekli kendini anlatmak durumunda kalması, özgürlüğü, özgünlüğü, hakikatle kurulan ilişkiyi bozar. benim açımdan da böyle bir bozulma oldu maalesef…
cezaevinden çıktıktan sonra, suçluluk psikolojisiyle, “uslu kız” görüntüsü veren bir role bürünmedim. bu davanın hayatımı etkilemesine izin vermedim. tahliye edilir edilmez, cezaevi kapısında, barış için mücadele edeceğimi söyledim. madem ki küçücük bir barış çabam böyle cezalandırılmıştı; o halde, bu çabayı büyütmem, her şeyden önce, kendime saygı açısından gerekliydi. 

yaşamıma, başıma bu komplo gelmeden önceki arayışlarım yön verdi. bu sefer, üzerime dolaylı ya da doğrudan tehditlerle geldiler. şimdiye kadar hakkımda iddia ettikleri tüm suçlamaların saçmalığı, huzurunuzda ortaya çıkınca, beni bir şekilde mahkûm etme tutkusu devam etti. milliyet gazetesindeki asparagas haberin, büyük bir acz içinde, dosyaya konması bunun son örneğidir. oysa aynı gazetede, haberin geçersizliğini ortaya koyan ve gözden kaçtığı için, genel yayın yönetmenin dahi özür dilediği geniş bir yazı çıkmıştı. bu tür haberlerin nasıl yapıldığını siz benden iyi biliyorsunuz. gazete yönetiminin bile fark edip özür dilediği bu haberin hemen dosyaya girmesi, beceriksizlikle sürdürülmeye çalışılan bir komployu gözler önüne seriyor.

ama ben, her şeye rağmen, mısır çarşısı komplosuna yenilmedim. sırrım sevgiydi. başta ailem, sonsuz bir güven ve emekle hep yanımda oldu. babam, ilk günden itibaren, elinde piposuyla, dedektif gibi çalıştı. kendi kızını ameliyat etmek zorunda olan cerrahların yaşadığı sıkıntının, onda da olduğunu tahmin ediyorum ama bunu hiç belli etmedi. elini hep omuzumda hissettim. annem, bir cumhuriyet kadınıydı ve en çok da bu yüzden başıma gelenlerden çok fazla etkilendi. daha önce telefon konuşmalarını dinledikleri için öleceğini söyledikleri annem, ağır kalp hastası olmasına rağmen, kızına yönelik bu korkunç saldırıya karşı kendini siper etti. kapı kapı dolaştı ve toplumla cezaevindeki kızı arasında bir köprü oldu. ama tahliyemden sonra kalbine yenik düştü. fakat son mütalayı duymadığı için, acıyla değil, adalet duygusuyla aramızdan ayrıldı. nitelikli bir işletmeci olan kardeşim ise benim için hayatını değiştirdi. mısır çarşısı suçlamasını duyar duymaz cezaevine geldi ve “ben senin hukuk mücadelenin içinde olacağım. avukatın olacağım” dedi. gerçekten de başarılı olduğu işini bıraktı, üniversite sınavlarına girdi, kazandığı hukuk fakültesini bitirdi ve avukatım oldu. sevginin gücü, en büyük zorluklar karşısında bile, insanı dirençli kılar. ben bu direnci, özellikle ailem sayesinde korudum. sadece ailem mi? babam, verdiği hukuk mücadelesinde hiç yalnız kalmadı. 7 yıldır savunmamı yapan hukukçular, büyük bir fedakarlıkla bu komployla boğuştular ve benim hukuka olan inancımın canlı kalmasını sağladılar. diğer yandan, başta kadın arkadaşlarım olmak üzere, çevremde bir kenetlenmeyi sürekli hissettim. öyle bir dayanışmaya tanık oldum ki, insana dair umudum hep diri kaldı. hocalarım, mahkemeye benimle ilgili görüşlerini yazdılar. son duruşmadan sonra, başta türkiye'nin en önemli sanatçı ve düşün insanları olmak üzere, binlerce kişi “pınar selek’in şiddet karşıtı olduğuna tanığız” diye açıklamalar yaptılar.
sekiz yıl boyunca ayakta kalmamı sağlayan aileme, hukukçulara, dostlarıma, kadınlara ve tüm dürüst insanlara teşekkür ederim.

ben kendimi korudum, kuşatmaya, lanetlenmeye karşı varlığımı savundum. bu komplo beni zayıf düşürmedi ama ülkemiz açısından, tarihin tekerrürüne hizmet etti. elimden alınan araştırma, tüm eksikleriyle birlikte, yaşadığımız sorunları, milli güvenlik siyasetinin dışında bir bakışla analiz etmenin yollarını arıyordu. yanlışlık ya da doğruluk ayrı meseledir. ama bir olgu eğer gerçekse, önemli olan bu gerçekliği derinlikli tanımlamaktır. "herşey apaçık olsaydı, bilime gerek kalmazdı" sözü hiç unutulmamalıdır.. ilk bakışta gördüğümüz bir elmanın düşüşü, bilimsel açıdan baktığızda, bize ağacın kökünden, rüzgara, toprağa kadar bir çok gerçekliğe işaret eder. son yirmi yıldır yaşadığımız şiddet ortamını da böyle ele almak zorundayız. sorunları aşmak, onların anlaşılmasına bağlıdır, anlaşılması için ise araştırmak gerekir. ben, iyi niyetli en küçük bir çabayla bile iyileşeceğimize inanıyorum. ama bitiremiyoruz. ve suyun kirlenmesini, havasız kalışımızı sadece izliyoruz.

6- 7 eylül olayları hala aklımızda... suç komünistlere atıldı, ülkenin her tarafında komünist tevkifatlar yapıldı. aziz nesin bile bu nedenle tutuklandı. bu vahşetin o zamanki siyasal iktidar tarafından organize edildiği yassıada mahkemelerinde anlaşıldı. hatta bombayı atanın, oktay engin adında bir mit mensubu olduğu söylendi. ama ne oldu? solcular bir dönem susturuldular ve kendilerini savunmak durumunda bırakıldılar. 

hep öyle oldu. muhalefet, hesap sormasın diye sürekli asılsız suçlamalarla damgalandı ve hesap vermek zorunda bırakıldı. orhan veli’nin dediği gibi: 

açlıktan bahsediyorsun
demek bütün binaları yakan sensin
istanbul’dakileri sen
ankara’dakileri sen
sen ne domuzsun sen...

saygılarımla... 
pinar selek

11 Haziran 2014 Çarşamba

HIHI TABİ DORU DİYON SENDE HAKLISIN HARBİDEN ÖYLE EVET DİMİ YA HEP BEN HİÇ SEN YAPARMISIN EVET HAYAT KENDİNİ DÜŞÜNÜNCE MÜTHİŞ AMA ASLINDA PEKİ KONUŞACAĞIM PEKİ SEN BANA TAMAM ZAMANINI SÖYLE TAMAM ÖZÜR HIHI TABİ DORU DİYOSUN HAKLISIN TABİ EVET YA NASIL GÖREMEDİM ÖZÜR DİLERİM EVET KESİNLİKLE ÖYLE OLMALI SENİN YANLIŞ OLDUĞUN BİR DÜNYA DÜŞÜNEMİYORUM ABARTTIM MI ÖZÜR DİLERİM NE DİYEYİM HAH ANLADIM SENİN HAKLI OLMADIĞIN BİR DÜNYA DÜŞÜNEBİLİYORUM AMA ÇİRKİN TAMAM ANLADIM SÜPERMİŞ.YA ÖLE DEME PEKİ DE PEKİ DEMELİSİN PEKİ PEKİ EN DOĞRUSU DEMEN HATTA ŞAHANEYMİŞ.

10 Haziran 2014 Salı

Bayrak, Lice, Falan, Filan...

Bir süredir Lice'de bölge halkı devletin kolluk güçlerine karşı direniş içindelerdi.
Olayın sebebi Lice özelinde tüm bölge de inşaa edilmek istenen karakollar, kalekollar her ne zıkkımsa onlardı işte..
Halk bu karakolların yapılmasını istemiyor.
Neden istemiyor.
Çünkü uzun yıllar boyunca bölgede ki karakollarda insanlara türlü türlü işkenceler edildi.
Evlerinden alınıp karakollara götürülen insanların izlerine on yıllarca rastlanmadı.
Sonra bir gün baktık ki bölge de ki bir çok toplu mezarda kürt halkının gençlerinin çocuklarının kadınlarının kemikleri cesetleri bulundu.
Diyarbakır'daki insan hakları insiyatiflerinin çıkardığı Türkiye toplu mezar haritasına bakmanız kafidir.
Bir ülkenin toplu mezar haritası olmasına mı yoksa bu mezarların tamamının kürt coğrafyasına sığışmasına mı daha çok üzülmeli bilemiyorum.
Ama tabi bildiğim bişey var ki; susacak değiliz. Kürt, türk, alevi, ermeni,transeksüel, beşiktaş taraftarı...
Ezilen, hakkı yenen tüm kitlelerin derdi bizim derdimiz olacak. her toplumsal başkaldırı noktasında her sistem eleştirisi yapan insiyatifin yanında olacağızdır. Bu, insan olmanın onurudur.
Konuya ve neden halkın karakol istemediğine dönecek olursak eğer;devlet işgalci bir güç gibi gidip bu bölgeye kurduğu bu karakolları bir işkencehaneye bir ölüm odasına çevirmişti.
Ruhlarında kalplerinde bu çirkin ayıpları taşıyan ve unutmayan bölge halkı,karakollara karşı durdu. İstemedi.
Oğlunu bu karakollarda işkenceler ile öldüren devletin aba altından sopa göstermek amacı ile diktiği bu karakola taş atan direnen anaya terörist demek en kolayı.
Halbu ki baksak devlet aynı devlet.Zorba. Havaalanına Sabiha Gökçen, 3. Köprüye Yavuz'un adını veren devlet bu işte.
Ama biz dert bizimken nasıl dirençli ve kızgın oluyorsak dert başkasındayken de o kadar vurdumduymaz oluyoruz.
Yıllardır yaptığımız bu. Her sistemi, devleti, ve devletin baskıcı faşist diktasını eleştiren kürde terörist dedik. .
 Çocuk kaçırıyorlarmış diye yaygara koparan abilerimizin çocuklar ile ilgili hassasiyetini bu günde tarihte de gördük. Cizre de 6 yaşında evinde oturan çocuğun kafasında patlayan biber gazı kapsulünde gördük... Çocuk falan demeyiz o bayrağı indirene gösterecez gününü derken ki pis suratında gördük... Gördük kere gördük. Ceylan'da.Uğur Kaymaz'da,Roboski'de en yenisi  de Berkin'de gördük.

Lice'de çatışmalar devam ediyor insanlar ölüyor.
Ve kaç gündür bu olanlara uzak kalıp ses çıkarmayan hatta bir taraftan da orada ki polisi askeri alttan alta gazlayan fikir sahipleri mutlu mu acaba en çok bunu merak ediyorum?
2 kişi öldü bir bayrak indi.
Mutlumusunuz şimdi. Yüzyıllardır süregelen bir derdin çözümü için uğraş veren iyisi kötüsü günahı sevabı ile çabalayan insanların emeğine gayretine de mi yazık değil. Ölen bunca zamandır yaralanan bir sürü çocuğumuzun kanındanda mı utanmıyosunuz. Siz kanla beslenen bölücü faşistler... Siz ki doğudaki her olayda polise öldür kır parçala daha sert diye alkış tutan köpekler... Siz ki aman iki apo posteri görsek de analarını sikmek için şu piçlerin bahanemiz olsa diyen beş para etmez müsveddeler... Sizin erkekliğiniz vatanseverliğiniz yerin dibine batsın. İki gün önce "Kahraman asker o bez parçasını indirdi" diye bir halkın kutsalına dil uzatan sen ne oldu da bu gün kendi kutsalına el uzanınca deliriyorsun.Dansöz ideolojileriniz o kadar miğde bulandırıcı ki. Siktirin gidin. İnsan olmanın ehemmiyetini kavrayamamış çapsız herifler. İnsan ölmüş iki tane. Asker kurşunu ile hemde, hala 14-15 yaşında bir çocuğun indirdiği bayrak bu kadar gündem olabiliyor. Nedir bayrak ya allah aşkına. Şehit kanları ile sulanmış populizmini bırakın bir yana. Halkların kutsalından daha çok saygı görmesi gerken bir şey varsa halkların kendileridir. Bir insanın aşkı, konuştuğu dili, cinsel yönelimi, inanç yolu ... Bunların hangisinden daha mühim ve elzsem bişeydir bayrak. Bayrak dediğin simge sembol değil mi? İsrail bayrağı yakarken dünya size güzel ama... Yada Hz. Muhammed karikatürü sebebi ile yaktığınız Danimarka bayrakları... Siz kendinize gösterilmesi gereken saygının binde birini başkasına gösteremeyen neslin evlatları... Şimdi dağılın Allah için. Ağzınızda dilinizde düşünüzde barışa dair tek bir meselesi lafı olmayan insanlar... Dağılın lütfen. Artık miğde bulandırıyorsunuz.

Saygıdeğer CHP ve eşrafının bayrak profilli,indireni indiririz temalı sığ, barıştan uzak o sözüm ona delikanlı dilleri yok mu...
Bi sikim yapamazsınız kardeşim. Yapmamalısınız da.
Sırf bu sebeple işte bu ulusalcı ve kemalist ziniyet ile AKP faşizmi arasında bir fark olmadığını savunuyoruz.
Mesnetsiz çapsız zamana karşı duramayan değerlendirmeleri omurgasız siyasetleri ile aynı yerde durmaktalar.
CHP resmi twiter sayfasından çatma kurban olayım diye bayrak fotoğrafı paylaşmış.
Halk Lice'de direnirken terörist diyen zat-ı muhterem kendisine çapulcu dendiğinde deliriyor ama.
Sen Taksim'i, Gümüşsuyu'nu Beşiktaş'ı tüm yolları kapatınca iyi de adam Lice de, Yüksekova'da senin gidip on dakika duramaycağın yerde yol kesince kötü terörist değil mi?
Halbu ki Gezi'de o içselleştirmeden populizme kurban ettiğiniz sloganlar vardı ya.
Kurtuluşun beraberlikten acıları sevinçleri ortaklaştırmaktan geçtiğini söyleyen sloganlar...
faşizme karşı omuz omuza durma martavalları...
Aslında bunları o günün konjektürel gazı ile bağırmışsınız bu gün anlıyoruz.
Al işte Lice'de devlet kaç zamandır resmi organları ile bir katliama girişiyor.
Bu günün işi değil bu.
Ceylanlar ile Uğur Kaymazlar ile başlayan Roboskilerle devam eden bir süreç...
Hani şu Gezi'de Lice de karakol yapılmasını eleştirdiği için öldürülen Medeni vardı ya...
Hatırladın mı.
İşte o gün Medeni'nin ceneazesinde cesete kimlik sormadan sahip çıksaydık devlet bu gün bu kadar kolay Lice'de katliam yapamayacaktı.
Ama biz o kadar atıp tutan biz hala cesete dil din ırk sorar haldeyiz.
2 kişi öldü beyler bayanlar...
2 adet can Lice'de kurşunlar ile öldü. Biber gazı ile ölmek ile kurşunla ölmek arasında ne fark vardır biliyormusunuz?
Evet ikisi de ölümdür ikisinde de nefret aynıdır lakin birinde ki rahatlığı ve pervasızlığı diğerindeki ile kıyaslayamazsınız.
Ve devlet konu alevi ermeni kürt olduğunda nasıl olsa hesap soran kimse yok diye bu kadar rahat. Ve ey CHP senin bunda ki payın herkesten fazla.

Sonuç olarak olayın hazin bir çok tarafı var. Kimse burdan yapılan hareketi desteklediğimi doğru bulduğumu çıkarmasın. Süreç süreç süreç diye diye insanların tüyü bitti. Ama şu da bir realite ki önümüzde duruyor. Bu topraklara bu topraklardan çok daha büyük bir coğrafyayı ilgilendiren bir barış gelmeli ve gelecek de. Herkesin üzerine düşeni yapması sağduyulu ve anlayışlı olması gerekmektedir. Devlet insanları sopalamaktan ötekileştirmekten vazgeçmeli. Derdimiz bu tasamız bu. Bizi dinlemeli Devlet. Karakol istemiyorsa tüm halk yapma kardeşim. AVM istemiyorsa yapmaman gerektiği gibi. Güvenlik martavalları okumayın bana sakın. Ne amaçla yapıldığının cevabını size tarih verecektir geriye gitmenize de gerek yok. Ve siz iki yüzlülük yapıp da tarihte bunca acı yokmuş gibi, bu gün bu acıları anımsayıp direnen insanları öldüren devleti protesto edenlere terörist diyorsunuz.
Sen de taksimde gümüşsuyunda teröristtin o zaman. Bu kadar mı çabuk unutyorsun ya da bu kadar mı bencilsin. Şaşırıyorum. Bu eylem asla kabul edilir bir şey değildir.
Meşrulaştırma çabası değil sadece bu eylem sebebi ile bir anda bu kadar yaygara koparılmasına gerek yok.

Bir taraftan da kürt halkı var binlerce zulme rağmen siyasi ve üst düzey kadroları ile barış ta barış demekten yorulmuş bir taraftan da bunca zulmü eden biz varız ki hala burnmuzdan kıl aldırmıyoruz.

Olmaz agalar.
Tarih bizi kötü insanlar oalrk hatırlar.
Demedi demeyin.



24 Mayıs 2014 Cumartesi

27 yaşındaki Olga'nın bir akşam sevindikleri

koşullar ağırdı ve ben seni o zamanlarda da seviyordum
                                                            C.Zarifoğlu

Etinde bir buğday filiz veriyor.
Burkuluyor tohum kaaverengi göğsünde.
Tütünü kıskandıracak sarıda bir filiz etini çatlatan
Sen onu memelerinden göğe doğru durmadan sunuyorsun.
Ben bir hayvan gibi kolluyorum kendimi doğadan
Dikenlerden, çalılardan,
Sesinin ilk düştüğü yapraktan gün aşırı
Elimin etinde bulduğu hüneri
Bir kavanoza saklayıp çocuklarıma bölüştürmek istiyorum.
Aşk bizden sonrakilere de lazım olacaktır.
Biliyorum.
Sen ki çoğaltırken bazı akşamlar dudaklarını kasıklarımda
Bazı akşamlar isteyerek yapıyorsun bunu
Ben o an anlıyorum.
Bir rahmet şekilleniyor baldırlarından boynuna kadar
Ben bildiğim bir kaç yarım yamalak duayı tekrarlıyorum.
Sonra bordo renkli kadife perdelerle kendini gizleyen bir odanın
En sana uzak köşesinde
Sana bişey demeden bazı sabahlar.
Ağlıyor, ağlıyor
Ağlıyorum.

Ölüm dediğin,
Toprağın yutkunmasıdır.
Ah!Ne acı.

Yaşamanın terk bahçesinde sen ve ben
Kendi içine kapanmış bir şiire kapı komşusu oluyoruz.
Uzun masa üstünde mavi bir örtü
Masa kahverengi
Kendi içine kapanmış şiirin yüzü bize dönük.
Ayakları bahçenin hafif yumuşak çamuruna saplanmış.
Masa uzun.
Üstü rakı dolu,
Biraz peynir
Ben yemem peynir hepsi senin
Bir dilim karpuz,
Çok severim karpuzu belki bölüşmem
Boşaldıkça bardaklar yalnız kalmaktan daha bir mutluyuz
Eskitiyoruz zamanı,
Sana ihanet bu biliyorum.

Eskiyen zamana inat sen güzelliğinden kayba uğramıyorsun.
Ama azalıyor gün be gün dönen dünyanın hızı.
Seni öpüp uygun bir yere naftalinliyorum.
Kimse bilmesin.
Dudakların nasıl güzel bir kırmızı.

Bir kucak dolusu mavi getirsem sana
Tramvaysız bir şehirde denize ulaşmaya çabalarken sen
Arakandan sinsi sinsi yaklaşıp
Maviyi bıraksam çantana.
Sana mavi yakışıyor çünkü.
Halbu ki deniz olan kentlerin havası biraz sarıdır
Biraz mavi her kent için mühimdir ama
Aşkın saf çağı bunun için ispat eder kendini.
Tamam kabul bu şiire hile karıştırmaktır.

Etinin çıkardığı gıcırtıyı etime iğneliyordum.
O vakit başka şiirde
Bir sufiyi darplarla gebertiyorlardı.
Mor işlemeli bir tülbent yardımıyla.
Sen ise köşelerden gizli gizli
Dudağında ki özü ağaçlara sürüyordun.
Farkındaydım.
Artık bahar gelsin istiyordun.

Suya sır olarak
Bunu konuşuyordum hep.
Çünkü lazım gelen budur.
Biliyordum.

20 Mayıs 2014 Salı

Ağlamıyorum karıcığım burnuma kokain kaçtı.


Bindiğim tüm vapurlar Kadıköy'e yanaşsın istiyorum!
Bunun pek tabi seninle bir ilgisi var.
Seninle ve geri kalan tüm esmer şeylerle.
Kürtler, çingeneler ve çikolata
Mevsimin sonbahar olmasına hiç aldırmıyorum.
Esmerliğin güzellikle bir ilgisi olduğunu
Düşünüp düşünüp duruyorum.

Tanıdın mı beni,
Büyük bir incir ağacının sol yanında varım.
Bir kayayı yırtmışım.
Bin yıllık koca gövdeli bir dilek ağacı
Kendisinden yılmış yaşlı kuzgunlara ev
Genç serçelere aşk yuvası dallarım
Bir kendi derdime ilaç bilmiyorum.
Toprağı seviyorum mesela
Ama hep yırtıyorum kalbini
Sert dallarımla
Ben bir dilek ağacıyım
Bin yıldan fazladır burda
Mevsim sonbahar şimdilik
Dallarıma bağlı çaputları döküyorum.

Ben eskiden gelirdim yanına
O sıralar bilmiyordum
Güzel biten bir şeydir.
Yan yana otururduk.
Turunç rengi battaniyen dizlerinde
Ben böyle kıyıdan kıyıdan süzerken seni
İşte tam öyle bir zamandı
Dudaklarına lavantadan bir mana yüklediydim.
O sebeple öpme istiyorum beni dudaklarımdan
Çünkü yükseklik korkum var benim.

Ağlamıyorum karıcığım burnuma kokain kaçtı.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Öldürecekler Beni.

"ille görmek için mi beklenir güzel günler
                               beklemek de güzel"
                                     Cahit Külebi


Kaaverengi etinden bir düğüm çözüyorum.
Meme uçların çıkıyor ortaya.
Gül teyellenmiş koyu kaave meme uçlarını
Kapatıyorum.
Biraz utanarak
Ama üzülerek en fazla.
Kulağımda tanıdık bir hırlama tekrar ediyor.
Günaydın anlamına gelen
Ekşi bir çarşafa sarılmış iki çıplak ten
Birbirine uzak.
Zamanı ayrılmanın.
Yağmurun, şiirin ve şarabın.
Tam zamanı
Bir yığın kas ve kemik
Etimi ayakta tutmaya çabalıyorlar
Şimdi sığmıyor aşk kalplerimize bak
Bu canhıraş çaba, bu teslimiyet, vazgeçmek. Bu.

Ali bak Olga geliyor. Kendisi bu aralar çok yalnız!

Bir tatlı su ağzında görüyorum seni o vakit.
Beyaz bir misina titretiyorsun ufacık ellerinle.
Eski yoğurt kaplarını dolduran balıkları biliyorum.
Bildikçe ben balıkları
Bir avuç suda gördükçe kımıl kımıl
Biliyorum her seferinde tekrardan
Gerçeğin aksi bir varlık uzayan saçların

Ben yokken boynunu yağmurlar kaşısın!Stop.

Şimdi her anlamda ben bir eksik
Avuçlarım çözülüyor terden
Tuttuğum ne varsa düşüyor.
Ben çok eksik
Bir senin olduğun yerimden kanarım sanıyordum ben
Halbuki bak
Dudaklarının kasıklarımda ki eksikliğini
Açıklayamıyorum.

Berkin hiç kiraz mevsiminde sevişemeyecek Sait amcası.

Sonra bir bayram günü hevesi
Evet yalan bayramları sevmem pek.
Hele bu gün bir hevesimde yok.
Tarlabaşı'nda 46 numara kadın ayakkabısı satan
Bir ayakkabıcının önünden geçip
-Yazı ile Kırkaltı-
İlk sokağa sapabilirim.

Bişeyleriniz var mı abi?
Bunu yapabilirim.

Ben olmamış, hala ham meyvesi ağacın
En karman çorman dalın kuytusunda
Yüzü yeşil hafif al benekli
Olmuş mu acaba sorusu hep damakta
Ben eski, zamanı geçmiş.
Unutulmuş bir gramafon şarkısı
Ben kimim
Orospuları haklı kürtleri güzel bulan
Ve öperken sevdiğini
Dişlerini gıcırdatan.

Gitme!
Çok istiyorsan başka yerleri düşün.

3 Nisan 2014 Perşembe

He canım, kıtlık kıran... Ve Ahmed Arif'in olmayan ütülü gömleği

Yarın hatrımı sorsan ne olur, bu gün hevesimi kırdın bir kere

Solgun pembe dudaklarını aralayıp çıkardığı sesler ardı ardına geldiğinde bir anlam buldular.
Nihayet dedim. Nihayet anlamlı bir şeyler duyabileceğim.
Bir yılan tıslaması gibi ince bir gürültü o sırada tekrarladı kendini.
Bir başlarına eksik, beraber olduklarında ise hala yersiz sesler...
Bir saniyeden bile kısa süren bir sesti bu.
Kim bilir belki de sadece dudaklarını aralamıştı ve o sırada yatağa saklanmış bir yılan tıslamıştı.
Yılan gerçekti ses sanrı...
Boşverdim.
Bazen insanın hayatında saniyeler vardır cefasını bir ömür çektiği.
Bazı insanların hafızası ihanet eder kendilerine çünkü.
Hafıza bazen unutarak bazen hatırlayarak ihanet eder sahibine.

Kimsenin bir eşi yoktur hayatta ki
Avuç içlerindeki boşluklar birbirine uysun

Diye bağırdım yüzüne doğru.
Kahverengi suratının aldığı hali görmeliydiniz.
Görmeliydiniz, böylece bana da anlatabilirdiniz.
Ben göremedim çünkü.
Suratına bakmıyordum.
Sahi bir surat nasıl bu kadar kısa sürede böyle çirkinleşebilirdi.

Çirkinlik susmakla başlıyordu güzellik anlatmakla.
Çirkindin sen.
Senden adını geri alacağım bu gece.
Bu gece ismini haketmeeycek kadar çirkinsin çünkü.
Dişlerin dökülsün istiyorum, dişlerin dökülsün ki ıssırama yeşil ekşi sulu elmaları.
Yada ıssır bana ne.
Senle ilgili bir şey istemiyorum hayatımda.
Bildiklerimi unutmak isteyen ben
Unutmak istediğim ne varsa her gün bana fısıldayan sen...

"Eteğinde ki taşları dök bakalım"
İşin gücün buydu zaten. İşin gücün beni sorguya çekmek.İşine gücüne sokayım senin.
"Bir eteğim yok taşımda. Hem olsa da dökmem kafana vururdum"

Sonra grisini hiç unutmadığım bir bina geliyor aklıma.
Üstünde yavruağzı işlemeleri olan duvarları vardı.
Mersindeydi ben küçüktüm.
Adı petrol apartmanıydı.
Bunların hiç biri avlusunda Duygu'yu sıkıştırıp öpmemden daha mühim değil.

Keşke Duygu'yu görsem de bir daha öpsem.

Bu biraz geçmişi özlemekle alakalı sanırsam.
Şimdi ki beni seviyorum ama aşık değilim.
Sevmek yetersiz kalıyor benim için bu gün bunu anlıyorum.
Bu sebeple hayatın posasını çıkarana kadar yaşamak çok da gelmiyor içimden.
Otomatik pilot da idare edebilecek kadar yaşamak...
Bu güzel. Yormuyor. He deyip geçiyorsun.

Duygu'yu görsem tanımam bile.
Burda olsan seni de öpmem muhtemelen.

Hiç gerçekçi gelmiyorsunuz bu günler de bana.
İçinden gelmeyenlerin peşine düşen insanların samimiyeti kolonya gibi uçucu.

He canım, kıtlık kıran...

He canım. Biz böyle güzeliz. Olduğumuz kadar.
Böyle ana yemek yanında az pilav.
Yemek öncesi az çorba.
Bu kadar.

Özensiz olmak da güzel, düşünmeden yaşamak.
Diğer türlüsü sorumluluk demek.
Sorumluluğu kim sever.
Sevişip geçelim.
Geçelim sevişip.
Sadece sevişelim.
Sonra geçelim.
Senin dediğin gibi olsun bu sefer.