31 Mart 2014 Pazartesi

Ben seçilmem. Seçerim.


Balkonlarınız çok yüksek sizin, baş döndürüyor.
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında, öyle görünüyor.

                                                                                                Birhan Keskin


Ulan Tayyip tüm solcuları Mansur Yavaş askeri yaptın, tüm eski devrimci abileri botokslu Sarıgül'ün fanboyuna çevirdin ya helal olsun sana. 

Sebep net. AKP bir konuda çok başarılı çünkü. Kendi siyasetini getirdi bu topraklara.İçinde siyasi pratik ve kimlik olmayan cıvık cıvık bir siyaset bu. Apolitik, içinde sadece kaygı olan bir siyaset jargonu. Yaşam tarzları üzerinden devam eden şantajcı montajcı, sığ kaba ve çirkin bir siyaset. Kendine hayran ve düşman yaratan bir sistem getirdi. İki kutuplu alterantifsiz muhalefeti bile kendisinin dizayn ettiği bir sistem... 

Sandık tabi ki bir son değil, bir çözüm değil… Bu bir darbe çığırtkanlığı değildir ama yanlış anlaşılmasın. Sokaklar bizim. Siyasetimizi orada yapcağız. Sivil bir şekilde şiirle dansla taşla gerekirse yumrukla olmazsa müzikle… Farketmez. 
Merdivenleri boyamayalım mı Kadir Abimiz seçildi diye. 
Her yıl aynı gün Ethem’in vurulduğu yere karanfil bırakmayalım mı Melih Gökçek hala var diye. 
Bizi ne ilgilendirir ki kimin seçildiği. Zaten kim seçilirse seçilsin bu sistem bizi ne yönetime ne karar süreçlerine dahil etmiyor ki. Sarıgül seçilse ne olacaktı. Yada Yavaş… Ne farkeder.Sistemi değiştirmekten yana oy kullanmayan sizlerin ağlaması çok da samimi gelmiyor kusura bakmayın. Farklı bir siyasi çizgi mi koyuyorlar ortaya. Sarıgül de üçüncü köprü yapacaktı üçüncü havalimanı yapacaktı, Kadir Topbaş'da yapacak. Sarıgülde Taşeron işçilerle dolduracaktı belediye'yi. Ne olacaktı sanki .Hala İstanbul’un arka sokaklarında kadınlar dövülecek transeksüeller öldürelecekti. Trafik kaos olacak betonlaşma artacaktı. Şişliyi görmedik sanki, bilmiyoruz hiç. Neyine üzüldünüz bu kadar anlamadım. Bir insanın tek vasfı birisine muhalefet olabilir mi. Siz size yöneteni seçin diye yapılan seçimde bizi şu yönetmesin diye sandığa giderseniz sonuç bu olur. Bu sebeple yüzde 4’de olsa bizim oyumuz sizin yüzde 90 oylarınızdan daha kıymetlidir bu ülkenin demokrasi tarihi açısından. Siz sitem içinde ki partilerden taraf olurken biz sistem dışına çıkabilmenin derdindeyiz. 
Biraz daha farklı yerden bakarsak CHP HDP’ye yükleneceğine MHP’ye yüklenseydi ya oy bölmeyin diye. Aynı parti değil mi bunlar. CHP ile MHP'nin temel siyasi çizgide ne gibi farkları var. Ankarada ki MHP oyuna bişey sölemeyip Sırrının İstanbulda ki 4’lük oyuna kafa takmak nasıl bir ikiyüzlülüktür. Çıkıp adam gibi kürtleri sosyalistleri LGBTİ’leri sevmiyoruz kardeşim desenize. Alevilerden huylanıyoz, ermenilerden gıcık kapıyoz desenize. Oy bölmesinmiş. MHP ile birleş o zaman. Zaten kimin eli kimin cebinde belli değil. Kılıçdaroğlu'nun yeni CHP'si buysa helal olsun. Hem oyu daha fazla MHP'nin hem de aynı partisiniz işte. Hangi konuda farklısınız delirecem ya. Kimse de çıkıp aga bu nedir demiyor. Analiz yeteneğinden yoksun verilenle doyan adamların sistem inşasından ne beklenebilir ki. Sonuç Sarıgülü Yavaşı size sol diye verirler sizde askerleri olursunuz. Ve buna bizi ne yazık ki AKP mecbur bıraktı. Saolsun basiretsiz muhalefetler  de buna çanak tuttu.
Herkes de sarıldı bu oy bölmeyelim saçmalığına hemde sağcısından solcusuna. Akp taraftarları daha koyu bir hal aldılar. AKP karşıtları da zaten çok sesliliğe demokrasiye tahamülsüzlüklerini o tek partili genlerinden dolayı bağıra çağıra dillendirdiler. Tatava yapma bas geç, oy bölme gibi sandığı,oyu, demokrasiyi küçük düşüren çağrılar ve baskılarla…
Tatavayapmacı abilerim ablalarım, sürekli küçümsediğiniz AKP ile işbirliği ve hatta çapınızdan büyük laflar edip vatan hainliği ile suçladığınız, hızınızı alamayıp taşla sopalarla kovaladığınız linç etmeye çalıştığınız HDP-BDP eksenli seçmenin nasıl oyuna iradesine sahip çıktığını gördünüz mü? Görmediyseniz bakın bir o topraklara. Sizin İzmir’le duyduğunuz ve her platformda paylaştığınız gurur var ya, adamlar kendi bölgelerinde ezdiler AKP’yi. Gezi de atıp tutuyodunuz ama bak Kürdistan Faşizme mezar oluyor. Ne zamanki bu sistem partilerine hayır demeyi öğreneceksiniz, ne zaman ki şu ülkeyi statükoya mecbur kılan, barış ütopyasını ve barış pratiğini bertaraf eden bu sermaye partilerinden vazgeçeceksiniz o zaman biz bir şeyleri başarabileceğiz.  Sorun sol oyların bölünüyor olması değil ki sorun sağ ve muhafazakar oyların tekelleşmiş olması. Demokrasi de oy dediğin eşy bölünmelidir zaten Doğası budur. İnsanın doğası budur. Milyonlarca insan nasıl bir şekilde temsil edilebilir ki. Ama tabi ki sistem partileri için demokrasi ve temsiliyet bir asıl sorun olmaktan uzaktır. Dert iktidardır. Güç bölüşümüdür. Meydanlarda gövde gösterisidir. Bakon konuşmalarıdır.
Balkon konuşmalarınız sizin olsun bakın Birhan Keskin ne demiş.
Tüm ezilen halklar için demiş hemde. Ne güzel demiş.

Balkonlarınız çok yüksek sizin, baş döndürüyor.
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında, öyle görünüyor.
                    Birhan Keskin

9 Mart 2014 Pazar

Önümüz yağmur belli, üstünü kalın giy.

Şimdi avuç içlerin geliyor aklıma
Böyle zamansız geliyorlar hep, huyları bu.
Sonra gidiyorlar vakitsiz.
Yeleleri lavanta kokan atların sırtında
Koyu ve yeşil bir suyu izleyen
Patika yol boyunca

Seni götürüyorlar yada sen gidiyorsun.
Ben bir banka oturuyorum. Kendisi tahta
Denize uzak. Yeri böyle iyi.
Sen yokken inan bana.
Deniz bile çirkin.
Bazı atlar yarış bittikten sonra da koşuyorlarmış.
Duyar duymaz kendimi o atların yerine koyuyorum.
Bir gül tomurcuğu yutuyorum yarım bardak suyla
Gül göğsümde tıkanıyor.
Ben çöp dolu masaya öksürüyorum.
Bir hayvanı taklit eder gibi gürültülü
Pencerem bir başka pencereye bakıyor.
Penceresi bir başka pencere gören evlere sanki
Hiç bahar gelmiyor.
Bu aralar hep bunu düşünüyorum.

Gecenin bir laciverti var tam bu saatte
Görmelisin nasıl bir lacivert.
Suya değdiği yerde sonsuz siyah
Ve ben sen yokken korkuyorum karanlıktan
Gecenin lacivertinde beyazı söylüyor ay
Hiç durmadan.
Ben seni izliyorum duvar kenarlarında
Sırf bilme diye
Bazen kapı arasından.
Aynaya sığdığın kadarını görüyorum.
Üstündekileri sıyırışını etinden.
Tek tek.
Bir sen güzelsin böyle çıplak.

Utancı alnında boncuk boncuk biriken onyedi yaş güzelliği
Bu biraz analtıyor memelerinde ki kıpır kıpırlığı
Ahşaba dökülen misketlerin çıkardığı ses parmak uçlarında tıkırdıyor.
Durmadan.

Saç diplerine gömülü kelebeklerin
Kalp atışlarını duyuyorum sen uyurken.
Bir de tadını bazı geceler
Koltuk altında biriktirdiğin şekerlerin
Bir bir anımsıyorum.
Ve kil rengi diz kapaklarının etrafında yetişen
Pembe benekli mor mantarların
Kalbe şifasını bir ben biliyorum.

Sen kahverengi ile açıklanamayacak kadar güzelsin.


4 Mart 2014 Salı

Delilerden sen anlarsın seviş onlarla.


Mutlu olmak için bir sürü faktörün bir araya gelmesi gerekir.
Mutsuzluk için tek neden yeter.
Emrah Serbes.

Her nefes alışımda beynime beyaz beyaz toz zerrecikleri doluyor.
Beni mutlu ettiğini sandığım ne varsa beni delirtiyor,paranoyaklaştırıyor.
Zihnimin berraklığına gölge etmekten başka bir alameti farikası olmayan bu boktan hayatın her kısmından tiksiniyorum.
Sonra bir anda bu hayatı öyle çok seviyorum ki...
Dengesizlik kanımın içinden yavaşça akıp çeperlerime baskı uyguluyor.
Zonkluyorum.
Herhangi bir yerim değil zonklayan, benim. Bizzat ben zonkluyorum.
73 kiloluk bir zonkum.
Tir tir titreyen ellerimle sigara yakmaya çalışıyorum.
Ah bu ahmak ıslatan yağmurlar.
Dünya bana karşı bu günlerde herhalde diye düşünüyorum.
Sigarayı bırakamasam da bir süre mecburi ara veriyorum.
Delirmemek elde değil diyorum kendime.
"Bu boktan dünyada delirmemek elde değil..."
Yaşamak savaştır demiş Seneca. Ne ala.
Daha mühimi ve hatta daha acısı şu ki bu savaşta sana doğrultulan silahların tetiğinde hep en sevdiklerinin işaret parmakları oluyor.
Sonra diyorum ki ne kadar kolay değil mi?
Tüm dünyanın sana karşı olduğuna inanmak ne kolay.
Hiç bir yanlış yapmamana  rağmen seni üzen insanların varlığı içten içe mutsuzluğuna bir kalkan oluyor değil mi diyorum.
Kendime diyorum.
Aynada.
Sonuna da ağız dolusu bir puşt ekliyorum.
"Kendine gel"
Sonra bakıyorum ki kendime gelmemin bir manası yok.
İnsan yalnızken neden doğru olsun ki.
Doğru olmak iletişim ve ilişkilerimizin devamı için zaruri.
Yalnızım zaten diyorum, doğru olmaya ne gerek var.
Bırakıyorum doğru olmayı.
Bir banka oturuyorum.
Bankın üzerinde silinmiş bir yazı güçlükle okunuyor:
"Saffet Semerci bu bankta delirdi".
Cebimden çıkardığım anahtarı bir hattat inceliği ile harflerin damarları arasında var gücümle bastırarak gezdiriyorum.
Yazı belirginleşiyor.
Artık herkes bu bankın bir deliye ev sahipliği yaptığını bilecek diyorum.
Bileceksiniz ulan.
Bankın ağacın altına düşen kısmına oturuyorum.
İlk iş cebimden çıkardığım telefonumu yanıbaşımda duran çöp kutusuna bırakıyorum.
Kravatımı sıyırıp yanımda ki meşe ağacının gövdesine sarıyorum.
Sonra onca yeşilin içinde tek başına bembeyaz duran bir papatya görüp ona sarılmaya çalışıyorum.
Kollarım çok büyük, sevmek isterken papatyayı öldürüyorum.
Bu beni kahrediyor.
Tekrar banka dönüp bir sigara yakıyorum. Ölmüş papatyayı da bankın üzerine koyuyorum.
Ağlıyorum.
"Seni sevmek istemiştim sadece"
"Konuşmayayım diyorum ama bu yaptığın çok ayıp. Sırf beni cezalandırmak için öldün biliyorum"
"Ölmesen olmaz mı"
"Söz hiç bir yaprağını koparmayacağım."
"Ey papatya hiç güzel şeyler ölür mü. Hadi tatlım kalk ayağa"
"Papatya ne olur"
"Kalk lan hayatını siktiğim. Kalk. Yeter işte. Bok gibi hissettim kendimi kalk artık."
"Siz ne bakıyosunuz lan amına koduğumun çocukları"
"Siktir git sende teyze ya"
"Teyze özür dilerim öyle demek istemedim."
"Papatyam ölünce birden..."
"Teyze..."
Parça parça deliriyorum.Farkındayım.
Delirirken ağzımdan çıkanlar bir havai fişek gösterisini andırıyor
Ben barut fıçıları üzerinde raks eden adem oğluyum. Ağzımda sigaram. Düşürüsem bomm.
Ama korkmuyorum.
Korkmak akıllı adam işidir.
Sadece çok üzülüyorum.
Üzülmek deli adam işidir çünkü.
Herşeyden hiçe dönüşümü izliyorum.
Süblimleşiyorum. Bitiyorum. Kaybediyorum.
Anahtarımı alıp bankta yazan "Saffet Semerci bu bankta delirdi" yazısının altına bir not düşüyorum.

"me too
04.03.2014"

3 Mart 2014 Pazartesi

Başı yok sonu var.



Karınca yuvası gibi sıkışık ağaçlarla dolu evin ilkokula bakan arka bahçesine atılmış eski bir sandalyede oturuyordum.
Oturduğum yerde yüzlerce kilo alıyordum. Hareket edemiyordum. Sigara bile yakamıyordum.
Eski ile hiç bir bağımın kalmadığını hissediyordum.
Eskiye ait hiç bir anım kalmamıştı.
Hiç olmaz dediğim şeyler oluyordu. Hayatım kontrolümden çıkmıştı.
Kendi hayatım şaranpole devrilen bir belediye otobüsü gibiydi. Geçmiş olsundu.
Evin sokağa bakan tarafında ki kapının açıldığını hissettim.
Kimdi bu. Kafamı hafif uzatıp baktığımda gördüğüm sakal birikmiş suratı hemen tanıdım.

- Merhaba Oktay abi. Sen mi geldin?
- Başkasını mı bekliyordun. İstersen gideyim. Rakımı da alır giderim o zaman.
- Öyle mi dedik. Otur abi aşk olsun.

Hemen masayı hazırladım. Biraz peynir biraz kavun ve iki adet çay bardağı.
İkimizde ciddi şeyleri sulandırmayı sevmeyen tiplerdik. Rakıyı sek içmemiz bundandı.

- Neyin var senin.
- Bir şeyim yok.
- Bırak bunları belli bir derdin var söyle işte.
- Derdim bu abi. Hiç bir şeyim yok.

Takriben 10 saniye süren bir sessizlik oldu. Oktay abi bozdu bu sessizliği.

- Nankör olma.
- Nankörlük mü?
- Nankörlük tabi. Bak rakı var. Yeterince rakı içersen tüm dünya senin olur.

On saniyeden az süren sessizliği ben bozdum.

- Abi neden bazı insanlar başaramıyor.
- Seviyormusun onu?
- Soru mu bu abi.
- O seni seviyor mu?
- Ne münasebet.

Sessizliği kimse bozmadı.Kendisi bozuldu.Oktay abi düşen şeyi aldı yerden.

- Kitap mı yazıyorsun.
- Karalama.
- Adı var mı?
- Yok.
- Neden.
- Çünkü bir kelime daha yazmayacağım.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Kedi.

                                             Hayvanları seviniz diye şiirin adı kedidir.
                                            Şiir de katiyen kedi lafzı geçmemektedir.

Kimbilir ben kimimdir.
İşittiğim tüyler ürpertici borazandan korkan ben!
Yada sinen bir kanepenin en köşesine.
Cenin gibi büzüşüp.
Sen kimsindir ya da
Göğün altında dans eden kız çocuğu,
Yürürken sevişirken öpüşürken dans!
Kanımda tefler çalan küflü çingeneleri öpen ben.
Hani yeşil saçlarını dere kenarında yıkayıp
Güneşte kurutan çingeneleri öpen.
Ve Rimbaud okuyan sarı bir Pazar günü
Okuduklarını sevdiği kadına heyecanla tekrarlayan ben!
“l’amour est à réinventer.
(Aşk yeniden icat edilmeli)
Sevdiğim kadın sen,
Saç örgülerinin arasında kelebek yuvaları saklayan sen!
Sürçmediğim bir dilin Tanrısı ben,
Korkunç güzel parmaklarınla etime çiz kaderimi istiyorum.
Padişahların cüceleri eğlendirdiği bir yer olana dek dünya
Tekrarla dur kendini. Çoğal şu sonsuz boşlukta. Bitmeyecekmişçesine
Tarihe düşülmüş en esmer şerh olarak kal.
Gördüğüm en mor menekşeyi göğsüne gömen kadın olarak.
Memelerinin menekşe kokması da işte bundan
Sonra kırılan gıçların çıkardığı sesleri toplasın ellerim.
Her sabah uyandırmak için seni.
Benim ellerim. Sahi ben kimim.
Uçuk pembe bir kuş suya insin
Paslı bir papatyanın içinden geçerek hemde
Papatyanın zehri karışsın toprağa
Sonra suya
Uçuk pembe kuş zehirli papatyayı geçerek paslı suya soksun kafasını.
Sen ise suya inen ceren
Bu durum hep böyle sabit kalsın.
Üzgün bir karanfil gibi göz kapaklarını bük sende.
Kendimi bu kadar sanıyordum ben eskiden.
Çirkin, eksik ve sancılı
Sancı doğası gereği köşegen
Ve sancı kesin.
Sızı kati.
Nasıl desem
Üçbeşhane bir kent oluveriyordu.
Olu veriyordu.Almıyordum.
Şimdi başka anlamlar bulmalıyım diyorum hayata ilişkin
Kırmızının aslında ne kadar kırmızı olduğu gibi

Al bak senin için temmuz getirdim
Bıraktım ortasıne kentin
Gül artık.

12 Şubat 2014 Çarşamba

O biçim bir hikaye bu.

           İnsanın her şeyi yapabilecek gücü olmasına rağmen 
             hiçbir şeyi değiştirebilecek kudreti olmaması  üzerine bir kitap bu. 
             Şairin dediği gibi yani;

             Ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün…

                Numquam potest non esse virtuti locus

                 ( Cesaretin yersiz olacağı hiçbir durum yoktur)

                                            Medea, 161        


                      Çok eğlendim. Teşekkür ederim. Hoşçakalın
                                            Romain Gary


Kendimi sevmiyorum. Ama erkek olduğum için sevmeden sevişebiliyorum. Bu sebeple kimse mastürbasyon konusunda beni suçlayamaz. 
Sokağa çıkıp yürümeye başlıyorum.
Gideceğim yer belli ama yolda fikir değiştirip Suphi Abi'nin dükkanına doğru yol alıyorum.
Dükkana girer girmez taze demlenmiş kaçak çaydan bir bardak dolduruyor Suphi abi.İçine bir tutam karanfil attığı hemen belli oluyor.Dudaklarım uyuşuyor. Hiç beklemeden bir sigara sarıyor.Suphi abi bir acayip adam... Sonra başlıyor konuşmaya.
-Bırak o amerikan sigaralarını. Halis muhlis Adıyaman tütünü.Çelikhan. Bak hele kız gibi kokuyor. Sapsarı kız gibi.
-Bir de neden sürekli öksürüyorum diyorsun.
-Ne alaka koçum. Öksürtmez bu.
-Öksürten tütün değil tütünü bu kadar seviyor olman.

             O sırada kapı açılıyor. Günün ilk müşterisi Suphi abinin iki katlı derme çatma sahafına giriveriyor. Ahşap merdivenelerle çıkılan ikinci katta olduğumuzdan Suphi abi açılan kapı sesi ile birlikte hemen aşşağı koşturuyor.
-Tut şu sigarayı gelecem. Hem sarma sigara bu bırakınca sönmez.
Suratında ki mutluluk ifadesi liseli bir kızın ilk cilvesi gibi tatlı duruyor. Tamam diyorum.
Aşağı inip müşteri ile konuşmaya başlayınca bir kız sesi geliyor kulağıma. Sesin sahibini merak ediyorum. Suphi abinin Ahmet Kaya'nın ilk sazı olduğunu iddia ettiği bağlamanın altındaki sedirden kalkıp merdivenlerin ucundan kafamı uzatıyorum.

              Bu dakikadan sonra olanları sonradan hatırlıyordum.


Suyun üzerine düşen bir damla yağlıboya gibi halka halka dağılıyordum. Midem içine sopa sokulmuş arı kovanı gibiydi. Terliyordum. En çok ellerim terliyordu. Avucumun içi Hint Okyanusu kadar derindi, ellerimi tutsan boğulurdun. O kadar çok terliyordu ki avuçlarım, parmak uçlarımdan bozuk ahşapa dökülen damlalar uzaktan bakan biri için küçük çapta bir şelaleyi andırıyordu. Emindim.

 Suphi abi içeri giren kızın yanına yaklaşıp sordu:         

-Aradığın bir kitap var mı kızım?

Ahşapa dökülen bir avuç misket gibi çoğaldı sesi Kadıköy’ün ortasında. 19 Mayıs Bandosu gibi gururlu bir ses sızıverdi dudaklarının arasından… Ben o an olduğum yerde yüz kilo aldım, kollarımı hareket ettiremiyor, olduğum yerden bir adım dahi ilerleyemiyordum Kıyamet kopmuş, sur üflenmişti. Koşturmaktan al al olmuş yanaklarına düşen ip gibi incecik saçlarını eliyle omuzlarından gerisin geri savurdu.

-Dünyanın En güzel Arabistanı…
Sustu sonra. Suratı Kolombiya Kahvesi gibi sert hatlarla çiziliydi. Gülüşü ise bir damla süt gibi bembeyazdı. Yüzünde ki sertlik gülücüğü ile yumuşuyordu. Sütlü kahvemdi o benim. İki yanağının ortasında simetrik duran gamzeleri Tanrının mühürü gibiydi. Gözleri hurma yanakları elmaydı…
Aşktan mahvolmuştum. Parça parça dökülüyordum. 

 Adem'i elma ile sınayan beni seninle deniyordu sevgilim.

Aldığı kitabı poşete koymadan çantasının içine atıp dükkan çıkıvermişti. Döküldüm arkasına. Suphi abi nereye diye sormadı. Profesyonel bir mecnudu o sonuçta. Aşkı nerde görse tanırdı.
Rıhtıma doğru yürüyorduk şansımız vardı Kadıköy’deydik. Hangi sokağa sapsak önümüz mavi… Kadıköy’de her sokak denize dökülüyordu ne de olsa. Yürüdü biraz, yolda iki farklı selpak satan kıza para verdi ama sadece birisinden selpak aldı. Büfe’nin birinde durup bol fotoğraflı ama az yazılı dergilerden aldı. Bir de slim sigara… En hafifinden. 
Kadıköy’den modaya çıkan yokustan sola girdi… Cemal Süreyya sokak… 
Yavaş yavaş yürüyordu. Pencere pervazında yürüyen kedi gibi bir havası vardı. Yeşil eteği, dizi ile incecik ayak bileğinin arasında bir yerlerde bitiyordu. Hızlı hızlı koşturuyordu bende arkasından gidiyordum. Çok fazla polis filmi izlemiş olmamın avantajını kullanarak arabaların arasına saklana saklana ilerliyordum. Ne yapıyordum nereye gittiğini görsem nekazanırdım neden burdaydım... Bilmiyordum. Bir havası vardı ki, yürüdükçe her şeyi girdabına katıpyanında sürüklüyordu. Sonra birden ayağı takıldı. Cemal Süreyya sokak tabelasının hemen altında ki kaldırımın üzerine düşüverdi. Sanki ikinci kattan bırakılanbir kuş tüyüydü. Salına salına düştü. Koşuverdim yanına.

- Elinizi verin lütfen.
- Teşekkürler. Ayağım acıyor ama.Bir anda dengemi kaybettim. Nasıl olduğunu anlamadım bile.
Yüzü limon gibi olmuştu.Canının acıdığı belliydi. Ayağını dizlerimin üzerine aldım:
-Bakayım bir isterseniz doktor sayılırım ben.
-Desenize iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş.
-Ayağınıza geldim.Bu arada mazur görün ama bileğinize bakarken ufak bir... 
- Acıdı.Öyle çevirince acıyor.
Lafımyarım kalmıştı.
- Böyle acıyor değil mi? Tamam anladım. Durun biraz, bir kaç esnetme hareketi yapmalıyım sonrasında bir şeyiniz kalmayacak. Hafif bir burkulma sadece...
Zaman kazanmak için saçmalıyordum. Güvencem bildiğim bir gerçektendi. Acı insanı çaresiz kılar. Ve çaresiz insan her ışığın peşine düşer. Ne desem yapacaktı.
- Bu sırada aklınızın dağılması için size ufak bir hikaye anlatayım istermisiniz? Acınıza odaklanmamış olursunuz hem.
- Tabi ama ayağım ağrırken arada kopar dinleyemezsem kusuruma bakmayın.
Acımıza rağmen nasıl zarifiz.Aman Allah'ım!
-Ne mühim. Sizin dinlediğiniz kadarı önemli zaten dinlemediğiniz kelimeler kesin çirkinlerdir.
Dünya saçmalama rekorunu kırdım.Bayrak bendeydi. Devam ettim.
-Burası Cemal Süreya Sokak. Hikaye o ki Süreya ölmeden önce aşk ile ilgili bir şiir yazıyomuş ve en güzel şiirim bu olacak diyormuş hep. Bitiremeden ölmüş ama. Lakin bir gün ki ölmeden iki gün önce olduğu söyleniyor, şiir açık penceresinden sokağa fırlamış. Rüzgarlı bir günmüş ve kaldırıma düşüvermiş. 
Saçmalıyordum kanım hızlı akmaya başlamıştı. Midem karıncalanıyordu. Ben ne yapıyordum.
Bir süre sustum. Yutkundum. Takriben yedi saniye...
-Evet devamı var mı?
-Ben ne şanslıyım ki Süreyya'nın bitiremediği ve buraya düşürdüğü en güzel şiirini o öldükten sonra bulan ve okuyan ilk adamım.
-Gerçekten mi? Nerde peki şiir.
-Sensin.
Ağzımdan öle çıkıverdi. Utancım lav oldu taştı göğsümden, mahcupluğum zülfikar oldu alevlerde ısıtılıp ısıtılıp gözbebeklerimi çizdi. Dudaklarım 7.4 şiddeti ile sallandı. Gözlerim karardı. Kalkıp koşmaya başladım. Arkada nasıl biri bırakmıştım acaba,düşünecekzamanım yoktu. Bir deliye rastladığını düşünüyordu eminim. Bir manyağa beki bir sapığa... Yerin dibine girmiştim. Bir ses böldü koşumu ve bitmez utancımı;
-Siz nerde doktorsunuz bu arada.Adınız ne bir de ?
Battı balık yan gidermiş ne de olsa.
-Adım Taylan. Ve doktor falan değilim asker de sadece revir de nöbet tutmuştum. Hepi topu yedi kere.
Koştum. Cehenneme doğru koşar adım ilerliyordum. Ama bilmediğim bir şey vardı ki aşık adam için yer kabuğu dünyanın en hızlı yürüyen merdiveni olurmuş ve aşık adam daima ters tarafa koşmaya çalışırmış. 
Bir baktım o kadar koşmama rağmen aynı yerdeyim.
Koşarken durup arkamı dönüyorum. Derin bir nefes alıp soruyorum. 
-Sizin adınız ne?
-Di.
-Nasıl Di. Nota gibi mi yani?
-Nota mı?
Cevap vermeden koşuyorum.
O gün Kadıköy'de zaman benim için durmuştu fakat ben henüz bilmiyordum.    
Öğrenecektim.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Ben aksarsam sepet düşer, kırılır içindeki tüm yumurtalar...


Herşey aslında başladığı noktadan ibaretmiş.
Gerçek bir zihin bulanıklığı gibi.
Gerçeğe ulaşmak için bunca çaba... Hakikat peşinde düşdüğümüz pejmurde durum...
Balçık gibi bir çirkinlik.
Sana dikilen kıyafeti sevmediğin zaman naparsın. Giymek korkak adam işi...
27 yaşını bitiricez şurda çok kalmadı ve bu güne dek nedense hep korkak adam oldum.
Cesaret genlerimde yok herhalde, başka türlü açıklayamıyorum.
Hep buna inandım.
Dünyayı değiştirecek inancı olupda kendi hayatını güzelleştiremeyen bir korkak...
O sebeple hikayemde yüklem az. Hep bir üç nokta...
Sonu yok çünkü.
Her erkeğin hayatında büyüdüğü durumlar vardır.Yaştan bağımsızdır erkek için büyümek.
Kimisi 4 yaşında kendisine masal anlatması gereken babasının yüzüne bastığı yastıkla büyür.
Babasının bacağında gezinen elleri ile...
Bazısı Kırk yedisinde annesi ölünce...
20'li yaşlarında askerde erkek olur kimisi...
Ben hep erken büyüdüm sanardım kendimi.
Kendi hayatına dışardan bakamayan her adam gibi kendimi fazla sanardım.
Annem ile babam olmadan geçen çocukluk büyüttü bizi diye ahkam kestiklerimden bir bir utanıyorum şimdi.
Kendi hayatımla ilgili bir tasarrufu olmayacak kadar çocukmuşum aslında.
Arkadaşlarımın, sevgililerimin veya herhangi birisinin...
Herhangi birisinin benim için tanımladığı ve dayattığı durumu hiç sorgulamamışım.
Kötü demişse kötü olmuş af dilemişim.
Terbiyesiz dendiğinde öyle değilim dememiş utanmışım terbiyesizliğimden.
İnşa edilen tüm ilişkilerin harcı ben olmalıymışım gibi hissetmişim. Görevim bu sanki.
Bir ilişkinin yürümesi için kabul etmek gerekir gibi bir saplantılı fikir beynimde kalbimde yer etmiş.
Eskiden hayatımda çok önemli olup şimdi olmayan kim varsa;erkek kız sevgili arkadaş akraba...
Ne zaman ki ben yorulmuşum ve bitmişler.
Denge hep benim omuzlarımda olmuş.
Ben aksarsam sepet düşer, kırılır içindeki tüm yumurtalar...

Bir hafta önceydi. Ben hikayenin geri kalanında olay anından dün diye bahsedeceğim ama. Şaşırma.
Geçmişi dünden fazla sanan insanlar kinci olur çünkü.
Detay öfkeyi cilalar.
Dün geceydi. Saat gece üç olsa gerekti...
Bir kız arkadaşım vardı. Güzel miydi?
Buna ben cevap veremem. Aşık adam taraf tutar çünkü.
Mor koltğun ortasında bembeyaz duruyordu.
Sümbül yaprağına düşen sepken gibi kayıp gidecek bir güzelliği andırıyordu.
Bilirdim çünkü böyle şeyler uzun sürmezdi.
Suratında bir şey vardı, bir ifade.
Ne desem sorun olacaktı, belliydi. Böyle zamanarda susulmasını bilip de susamayan kim varsa şu anda bundan sonrasını okumasın.
Size bildiğiniz şeyi anlatmak istemem.

-Neyin var.
Cümlenin sonuna soru işareti koymak yerine kahvemden bir yudum aldım. Sıcak bir şeye ihtiyacım vardı.
Bir şey yememiştim.Midem bulanıyordu.
-...
Konuşmak yerine sigarasından bir duman daha alıp tırnaklarını törpülemeye devam etti. O kadar sinirli törpülüyordu ki tırnaklarını...
Mor koltuğa dağılan tırnak tozları yüzünden tüm oda bir dişçi muayenehanesi gibi kokuyordu.
-neden böyle yapıyorsun?
Bu sefer soru işareti koymuştum. Çünkü gerçekten anlamıyordum.
-Bitsin mi?
Sonuna soru işareti koymamıştı ama.
Kadınlar böyle durumlarda soru sormaz haber verirler.
-Ney bitsin.
Umudum kalmamıştı. Konuşmaya başladı.