8 Mart 2011 Salı

Tam 154 yıl önce, 8 Mart 1857 yılında New York da on binlerce fabrika işçisi daha iyi koşullar için grev kararı aldı. Polisin sert ve dozajı kaçan tepkisi ile 129 kişi- ki bunların çoğunun kadın olduğu biliniyor- hayatlarını kaybettiler. Daha sonraları Alman asıllı, kadın devrimciler arasında en bilinenlerinden olan Clara Zetkin’in önerisi ile her yıl 8 mart günü dünya kadınlar günü olarak kutlanılmaya başlandı. İlk başlarda tarihi tam olarak 8 mart olarak kutlanmasa da 1921’den sonra 8 Mart olarak belirlenmiştir. Ve bu gün; 154 yıl önce ölen kadınların anısına adanmıştır.
Bu gün gelinen nokta da herkes bu günün anlamının unutulduğunu ve bir sektör haline getirildiğini savunuyor. Çoğu insan, geneli devrimci hassasiyeti taşıyan halk kesimleri bu günün anlamından uzaklaştığını büyük bir endişe ile karşılıyorlar. Kesinlikle katılıyorum. Bu gün dünya kadınları için onurlu gururlu bir gündür. Hatırlanması ve hassasiyet gösterilmesi gereken bir gündür. Sözüm ona tam zafer işaretli Molotof kokteylli kutlamaları hak etmektedir. Eyvallah.
Ama bir de şöyle bir şey var ki ilk insandan beri süregelen erkek egemen toplum yapısı itibarı ile kadının kadın olmasından kaynaklı sahip olması gereken ayrıcalıkları yok saydık. Fazlasını hak etmelerine karşın biz onlara azı ile yetinmeleri konusunda baskı yaptık. Kadını sosyal hayatta sıfır etkiye indirmek için neler yapmadık ki. Annelere sevgililere gereken özeni gereken ilgiyi gösteremedik. Güçlü kadının tüm dengeleri bozacağını biliyorduk çünkü içten içe. Güçlü ve özgür bir kadın erkek denen figürü yerle bir edebilirdi. Bertaraf olmamak için bertaraf etmeliydik. Pasif korkak kadın ırkı erkek ırkının en büyük projesidir. Yıllardır hayata geçirmek için her şeyi yaptığımız bir proje hem de.


Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız

Burada insan olmasından kaynaklı acı çeken bir erkek görüyoruz. Aslında kadın olmanın başlı başına nasıl da önemli bir şey olduğundan bahsediyor Nazım.
Ellerinden neler alındığını gösteriyor kadınların. Bizim neler aldığımızı. Erkeklerin.
Ve bundan dolayı ben diyorum ki anlamını tabi ki hatırlamak önemli ama bu günü tüm kadınları şımartma günü olarak kutlayalım ne var ki. Şımarsınlar hak etmiyorlar mı. Dayak yiyen hor görülen kadın bu gün ölen devrimci kadınlarının acısını paylaşmaktan çok 364 gün süren yalnızlığını vitrinlerle bölüşsün. Tek taş pırlantalar alsın akıllarını. Ne var sanki. Bugün amaçsız ve bomboş mutlu olsunlar sadece. Siktir edip 150 yıl önce ölenleri bu gün için kendileri yaşasınlar. Bu gün Dünya Emekçi Kadınlar gününden ziyade Dünya Kadınları Şımartma Günü olsun.
İnanın fazlasıyla hak ediyorlar.
O muazzam kalçaları şahane dudakları ve yürek hoplatan memeleri ile.
Her şeyi hak ediyorlar.

7 Mart 2011 Pazartesi

O Piyanoyu Kırarlar Fazıl

Komplike acıları basit hislere dökebilmek kimi sanat jakobenlerine göre değersiz gibi de gelse aslında değerli olan odur. Başarı da hatta tamı tamına budur.
Ama bizim toplumumuzun genel yapısı itibari ile komplekslerimiz ve kıskançlıklarımız gözlerimizi öyle bir kör ediyor ki; onlara sorsanız halkın anladığı ve sevdiği şeyleri yapan herkesler aslında yeterince sanatçı değildirler. Kıstas halkın anlayamaması ve halkı aşabilmektir.
Bir Fazıl Say’ın o inanılmaz dizilişteki notaları piyano da çalarken yaptığı sanatken Ferdi Tayfur’un yaptığına sanat demek ayıp onlara göre. Bu faşizan tutum öyle bir komplekslerini ve kıskançlıklarını ateşliyor ki, gözlerini kapatıp ağızlarını açıyorlar. Neymiş efendim arabesk yavşaklıkmış. Hassiktir ulan.
            Ben bilirim öyle tipleri, tanırım hemen. Yaptıkları işi eleştirdiğin zaman sadece onlara karşı olduğunu düşünürler. Zaten genel de de sosyal demokrat yani Kemalisttirler. Ne manidar. Onu beğeniyorsan eğer halk onu anlamış olur ama onu beğenmiyorsan halk ne anlar ki zaten olur. Çünkü bir konu da fikrini beyan etmek için o konuya hakim olmak gerekir. Düşünce budur. Hatta kendilerini bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz sözü ile desteklerler. Hassiktirin ulan.
           
            Ama ne yazık ki hiçbir alakası yoktur. Tarih siyaset bilim gibi konularda böyle düşünülebilinir. Amenna. Ama konu sanat gibi halkın tüketimine açık konularsa herkesin bir şey söyleme ve eleştirme hakkı vardır, olmalıdır da. Buzdolabı alan adam buzdolabını  beğenmeyip yaşadığı sorunu şikayet ettiğinde önce sen bir buzdolabı nasıl yapılıyor öğren sonra konuş mu diyecekler. Sanat da bu kadardır. Bu kadar olmalıdır. Halkın hayatını güzelleştirmek ve kafa yapısını değiştirip insanı eğitmek için sanatçı denen insanlar tarafından halkın tüketimine sunulan bir ihtiyaçtır.
Düşünsenize tiyatro koltuklarında sadece tiyatrocuların, sinema salonlarında yönetmenlerin oturduğunu. Bir fotoğraftan veya bir şiirden anlamak için illa fotoğrafçı ya da şair mi olmak ya da bu konulara hakim mi olmak lazım. Ne alaka. O zaman herkesi sanatlarını belirli birer zümre için ayrıcalıklı entelektüel kaygısı had safhada olan insanlar için icra etsinler. Fotoğrafçılar birbirlerinin fotoğraflarını çekip sonra birbirlerine gösterip kendilerini övüp dursunlar. Yazarlar ne şahane kitaplar yazıyoruz biz deyip ele ele ülke de dolaşsınlar. Ressamlar birbirlerine ithafen Picasso gibi dört ağızlı üç gözlü adamlar yapıp göndersinler. Ve tabi ki klasik müzik dinlemek her zaman arabeske göre daha özellikli olsun. Kabul.
            Bu faşizan kompleksli tutumları öyle bir hal alıyor ki bir an gelince; ne acınılası ne iğrenç oluyorlar. Aslında çok da umurlarında olmadıklarını iddia ettikleri, hatta ona sahip olanları çok sert eleştirip, kendilerinin tercih etmediklerini söyledikleri  o tanınmışlık yok mu; nasıl batıyor bu yavşaklara. Aslında nasıl kompleksli( ki bilerek hep kompleks denmiştir. Bir kere bile ego demedim.) nasıl kıskançlar. Gündeme gelmek için saçma sapan şeylere tatsız ve dozajı fazla tepkiler verip cevap almak dikkat çekmek için nasıl zorluyorlar kendilerini. Otur piyanonu çal sen ne uğraşıyorsun böyle işlerle. Sanatçı bu tabi ki halkın sorunlarına kafa yoracak diyen arkadaşlarım buna değil ki tepkim, yorsun tabi. Hatta aynı şeyi diyoruz sanatçı ol sanatını yap ve geri kalan zamanın da halkın için bir şeyler yap. Muhalif ol sivri ol. Bunlar tamam. Ama bunlarla ilgilenmeyip işin sürekli magazinsel kısımlarında sırf kendini büyük görerek, kafasında çizdiği bir karakteri yaşıyorsa bu adam; kırarlar o piyanoyu.

Ben Fazıl Sayı çok bilmem ama sanatçı olarak önemlidir saygı duyarız. Büyük adamdır vesselam ama inan olsun ki o yavşak lafını yediririm ona görsem bir yerde. Halkına karşı böyle marjnal olma çabalarını anlıyorum Fazıl derim. Farklı olmak muhalif olmak falan; hoş şeyler. Muhtemelen 20 yaşında olsan ekose pantolon mor punkçı saçlı da olurdun sen. İyi ki ergen değilsin Fazıl. Ama sakin ol Allah aşkına zırt pırt her boka atlama böyle komik oluyorsun. Bu halk, doğusuyla batısıyla Anadolu Halkı sen ve senin kafandaki o aristokrat insanlar ne kadar istese de takım elbiseli şapkalı klasik müzik dinleyip dünya klasikleri okuyan halk olmayacak. Olmayacağız lan.O giydirmeye çalıştığınız elbise bizim değil, o sizin sevmediğiniz üstümüzden çıkarmaya çalıştığınız kıyafet bizim ama. Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Aşık Mahzuni dinleyen Yaşar Kemal Ahmed Arif okuyan insanlarız biz. Yorma kendini, halkından da utanma sıkılma bu kadar. Sana yazık be Fazıl’ım.

Hülasa: bak ben seni de anlıyorum tez canlısın. Muhtemelen Pazar günü magazin izlerken ibo yu gördün atladın arabeskçiler yavşaktır diye. Sana bir uyarı tüm prestij ailesi artı ibo fantezi müzik sanatçıları. Farkı çöz be fazılım. Arabesk candır.

4 Mart 2011 Cuma

Kadın dediğiniz unutmaz, ama daha kötüsü gün gelir hatırlatır.





Artık bir şeyler dizginlerinden boşalmıştır.
Bir ilişki de ne zaman kavga etmekten bırakın sevişmeyi, öpüşecek zaman bile bulamıyorsanız; tamamdır.
İş çoktan bitmiştir.
Uzatmalar oynanmaktadır ve aşk futboldan farklı olarak son saniye gollerine ve zafer hikayelerine pek de alışkın değildir.
Her ne kadar sen kendini aşkın Maradona’sı da görsen de ne gelir elden gavur İtalyanlar on bir kişi katı defans yaparlar.
Senin her iyi hareketini çabanı kendilerine has o pis tekmeleriyle savururlar.
Bütün çabalarınızın sonuçsuz kaldığını görmek de elinizden alınan son silahınızdır.
Domalmışsınızdır ve boxer çoktan kıyafetlerle birlikte katlanmış kenara konulmuştur.
Götünüz sikilecektir.
Sevgilinizin kasıkları nasıl kokuyor anımsamazsınız bile.
Bir zamanlar kafanızı kaldırmazdınız değil mi? Ah o günler.
Sevişmelere öyle aralara girer ki artık, aşktan çok sadece belli saatlerde kalkan bir market servis gibidir yaşadığınız.
Bekle ki gele.
Kör olasıca.
Sonra birden bir kavga patlar, patlamaz diyen dostlarım hazırlanın patlayacaktır.
Tahrip gücü yüksek parça tesirli bir söz -ki bu muhtemelen siktir gittir- yaracaktır ruhunuzu. Zülfikar gibi hem de.
Birikmiş bir hınçla, tükenmez bir nefretle…
Eskiden kalan her şeyin hesabı o an sorulacaktır.
Sen ne kadar ben Muaviye değilim Ali dur ne yapıyorsun desende söz kılıcı tutanda değil artık kılıcın kendisindedir.
Ve Zülfikar dünya tarihinin kanla beslenen en kinci kılıcıdır.
Hanzo Hattori bok yesin. Kurban olsun ala gözlerine Alinin.
Siz ne kadar iç organlaırınızın sıhhati için bir dansöz gibi sağa sola kıvırsanızda hantal vücudunuzu kusura bakmayın, o boku yiyeceksinizdir.
Kadın dediğiniz unutmaz, ama daha kötüsü gün gelir hatırlatır.
İşte o gün gelmiştir.
Sinirlenmiş bir kadın sıfatının yanında deccal dediğin kepçe kulaklı hugodur.
Öyle sempatiktir.
Zıvanadan çıkmış bir kadının aşağılayıcı ve bağıran sesinin yanında 9.0 şiddetindeki depremin çatırtıları ninni gibi gelir.
Öyle huzur dolu.
Hemen kaçmanız gerekir, bir süreliğine uzaklaşmanız ve bunu emin olun herkes bilir.
Ama işte olay tam da o anda başlar.
Bazı ilişkiler vardır ki doğru bildiğiniz hiçbir şeyi yapacak götünüz yoktur.
Blöfler üzerine kurduğunuz karaktersiz kişiliksiz bak giderim ha tehditleri ile bezeli ilişkilerdir onlar.
Elinize aldığınız çatalla şova müsait ilişkiler.
İşte öyle boka battığınız ilişkilerde konuşursunuz.
Saatlerce günlerce aylarca ve inşallah yıllarca.
Böyle de acizsinizdir.
Biliyorum kolunuz kanadınız kırılır gidemezsiniz diyemezsiniz duramazsınız susamazsınız.
Huzursuz edici bir şeydir ama gönül bu işte sever böyle boktan vaziyetleri.
Akıl unutur tüm gerekli vazifeleri.

Ama dostlar olsun be aşk bok gibi iken de güzeldir.

3 Mart 2011 Perşembe

Yeterince modern değimliyim ne yoksa ?

Bazen insan ne yaparsa yapsın hep eksik hisseder kendini, yetersiz.
Hele de benim gibi götünü oturduğu yerden kaldıracak gücü olmadan olduğu yerden sadece yazı yazıp hayatı boyunca gelemeyeceği yerlere gelmiş insanlar hakkında ahkam kesmek dışında bir vasfı olmayan biri iseniz hep eksik kalacaksınız da. Çünkü insanın; işi, gücü, parası, mevkisi olmadığı sürece aslında henüz tam bir adam olamamıştır.
Sevgilinizin de birincil görevi başkalarının küçük başarılarını özelliklerini fazlasıyla hatta iğreti boyutunda büyütüp sizin yaptığınız her boku küçük görmektir. Bur bir kadının olmazsa olmazıdır. Çünkü kadının boynu güç karşısında kıldan ince kılıçtan keskindir.
Babanızdan para isterken sesiniz çatallaşır, kendine güvensiz biri olur çıkarsınız. kendinize saygınızı ise çoktan bir çöp kutusunun içine boş bira şişeleri ile birlikte bırakmışsınızdır. Yani sizden bir bok olmazdır. sevgiliniz bile sürekli nasıl bir parazit olduğunuzu ima eden cümleler kurar. ha çok arkasında duramaz belki ama o bile onun nezaketidir. o bile ezer sizi. okulu bitirmek için ne kadar istekli olsanız da çabanız yoktur ve olmayacaktır. ilerde iyi bir şeyiniz olmayacaktır. iyi bir eviniz olmayacaktır. Mutlu bir aileden söz bile edilemez. Siz aslında ruhunuzu çatlatacak kadar zorlarsınız kendinizi ama bir bok yapmadığınızı söylerler. Böyleyim dersiniz sorunluyum işte. Tüm dünyadaki herkes kangrenim diye bağırmanızı ister. Ben lanet olası bir kangrenim.
Çünkü karşınızdaki kim olursa olsun yenildiğinizi duymak ister.

Erkek olmanın verdiği sorumluluk ise bambaşkadır. Sizin çekip çevirmeniz gereken bir hayat hep vardır. Kendi hayatınızdan önce sevgiliniz karınız çocuğunuz aileniz. İçten içe kendinizi değiştirip olmanız gereken adam olmadığınız müddetçe adam bile olamadığınızı düşünür insanlar. Oysa siz seversiniz kırılırsınız yaşarsınız. Bu bile başlı başına bir eylem bir mücadeledir ama dedim ya ne önemi vardır. Allah sizi afetsindir ki affetmez, bilirsiniz her şeyi yapmak istersiniz ama o kadar güçsüz ve vasıfsızsınızdır ki hiçbir şey yapamazsınız. Hayatla sevgilinizle ailenizle aranızda olan o muhteşem görkemli duvarların gölgesinden bir saniye bile kurtulamazsınız.
Sevişerek kimse dünyayı kurtarmadı, keza yazarak ta öyle. Bilin siz de yapamayacaksınız. Ama bir İtalyan takım elbise nasıl da önemli kılar sizi. Bilseniz şaşarsınız.
Sırf siz varsınız diye mutsuz olan insanlar görürsünüz ki tek gayeniz mutlu etmektir. Mutlu olmaktan başka mutlu etmek için çabalarsınız ama nerde.
Siz, ben, bizim gibiler insanların mutsuzluk kaynağıyızdır. Oysa…

Her şey bambaşka olabilirdi kabul. Potansiyelimiz aslında vardı ve kullanmadık, biz yani boş vermişler aslında birer hataydık. ölümcül yanlışlardık... oysa biz boş vermekten çok gereğinden fazla önem verenlerdik. Aslında duruyor olmamız en güçlü koşumuzdu, en sert yumruğumuzdu. İnsanın beyninin sağ lobu vücudun sol tarafını sol lobu da sağ tarafını yönetir dedi geçenler de Allah. Ben oradaydım. Hem de beynin sağ tarafı hayalgücünü sol tarafı mantığı simgelermiş. Hala oradaydım. Gayet duygusal olarak salladığımı sandığım yumruklarım meğerse birer rasyonel gerçeklermiş. Ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim inanın hiçbir alakası yok.

1921 de ölen muvazzaf subayı Mustafa Hamdi nin ki yaşı henüz otuz üçtü, aslında bir çocuk tacizcisi olduğu ve Küba da hala yaşamakta olan 92 yaşındaki el Pablo Santia nın aslında bir silah kaçakçısından çok çorap fetişisti olduğu kimin ne işine yarar ki.

Borges olsa da okusak sevgilim.





Dönelim konumuza, insanoğlunun üstüne yüklenen bu başarı denen sorumluluğun nasılda ademi çirkinleştirdiğine. Adınız ne olursa olsun hepiniz ademsiniz, hepimiz havayız.
Mukaddes parçacıklarız ve şüphesiz ki sırf bundan sebebiyet saygıyı hak ediyoruz. Ama işte 21. yüzyıl a giren insanoğlu maddi duygulara öyle bir yenildi ki, Allahın insan diye etiketlediği bizleri tekrardan paketleyip hediyelik eşyalar gibi vitrinlere koydu. Doktor mühendis avukat… aslında olması gereken den farklı oldu herkes aslında varılması gerekenden uzak yerlere düştük her birimiz. Korkularımızın ve kuşkularımızın öyle bir esiri olduk ki sevişmek için ekstra ilaçlara ihtiyaç duyar olduk. O bile çünkü fazlaydı, yapılması gereken başka şeyler vardı.
Sevişmek için ne zamanımız ne haklı bir gerekçemiz ne de bir umudumuz vardı.

Sofistike bir hobiniz yoksa bir boka yaramazsınız mesela. Kayak yapmayan, fotoğraf çekmeyen hiç olmadı gitar çalmayan adam mı olur milenyumda. Aramızda kalsın ama sevgilim benim tam da milenyum çocuğu olduğumu söylüyor oysa sakalımla hissiyatımla o kadar bu zamanlara ait değilim ki, of ki ne of.
Ben her ne kadar iki binli yıllarda yaşamaktan müthiş bir mutlulukta duysam sanki çok da bana uygun zamanlarmış gibi gelmiyor bazen. Bir gece klübünde birkaç kızla kafam göt gibi  iken eğlenmek çok mutlu etse de beni sevdiğim birkaç kişi ile bir evde- yanımda sevgilm olmazsa olmaz tabi- muhabbet edip gece sevgilimin kasıklarına kafamı gömüp uyumak daha mutlu ediyor.
Yeterince modern değimliyim ne yoksa ?

28 Şubat 2011 Pazartesi

Neden ülke olarak her şeyden korkar bir hal aldık anlamıyorum. Hani biz daha doksan yıl önce tüm dünyaya cesaret dersi vermiştik, biz ki beş yüz yıl önce üç kıtada at koşturmuştuk. Gelin görün ki, yıl 2011 oldu ve biz her şeyden korkuyoruz. İşin kötü tarafı da yabancıdan, o ünlü hep bizi yıkmaya çalışan dış mihraklardan da değil; bilhassa kendimizden korkar hale geldik. Alevilerden, Ermenilerden, Kürt milletinden, komünistinden, sağcısından, liberalinden…
Her şeyden korkuyoruz, herkese karşı güvensiziz. Demokratik ve medeni olmanın olmazsa olmaz şartı sindirmeyi yanlış anlamışız gibi geliyor bazen. Sindirmek, kabullenip benimsemek anlamına gelmeli iken bizde yok etmek bitirmek gibi anlaşılıyor.
Biz sindiriyoruz ülke olarak, anlamadan kurşun sıkıyor, dinlemeden şehirleri yakıyoruz.
Maraş olayları, Çorum olayları, Gazi Mahallesi, iki temmuz Madımak yarası…
Şu küçücük devlet tarihinde sırf farklı oldukları için bir topluluğa yapılmış sindirme politikasını nasıl açıklayabiliriz ki başka. Zorla köylerine diktiğimiz camileri, çocuklarına kıldırdığımız namazları ne izah edebilir başka. İbadethanelerine çalgı türkü çalınan düğün salonu muamelesi yapacak kadar kör ve öfkeli olmak nasıl bir medeni duruş olabilir ki. Sindirme çabası tabi ki ve bunun da temelinde yumruk gibi duran bir gerçek var; korku.
O kadar ki devlet halkını korkutmak için insanları dövdüğü sopayı ortada bırakacak kadar da tehditkar ve vurdumduymaz. Dersim katliamında dersimi bombalayan Sabiha Gökçen’in adını İstanbul da bir havaalanına koymak başka nasıl açıklanabilir ki?
Türban taktığı için eğitim almak isteyen kızlarımıza nasılda hor bakıyoruz. Ne yazık. Sanki bu ülkenin bu coğrafyanın çocukları değilmiş gibi hem de. Okuma hakkını elinden almak gibi vatandaşına ve dolaylı yoldan devlet olarak kendisine bu kadar büyük bir cezayı vermesini ne sağlayabilir, anlayamıyorum. Asıl yanlış ve anlamadığımız nokta burada, insanlardan laik olmasını bekliyor olmamız galiba. Devlet laik olabilir ama ya insan. İnsan hayatındaki eylemlerinden dini ayırmak gibi bir zorunluluğu neden taşısın, taşımamalıdır da.
Ermeni halkının bize düşman olduğunu düşünmek nasıl bir gaflettir, bilemiyorum. Ermeni tohumu diye küfür eden insanların yaşadığı ülkeme nasıl kırılmayayım. Sen kırılsan ne olur diyen sesler kulağımda. Yaratılan bu atmosfer yüzünden 18 yaşında ki cahil çocukların, yazar insanları, düşünen bireyleri, babaları aileleri nasıl da acımadan öldürdüklerini anlayamıyorum. Devletin bu konudaki aymazlığı boş vermişliği, başımıza çorap gibi örülen Karadeniz halkının hassas olduğu masalı…
Bir topluma bir coğrafyaya yazılı ve görsel basının zorla ülke ve rejim savunuculuğunu teslim etmesi biraz devletin ellerini yıkaması gibi geliyor. Devletin taşeronluğunu yapan bu kör kurşunlar sanki benim bedenime saplanıyor. Hepimiz Ermeniyiz derken ki çocuksu kırılganlığı, öfkeyi anlayamayacak kadar faşizan bir tutum da neyin nesidir.  29 Mayıs 1993 de Solingen’de cayır cayır yanarken Türk vatandaşlarımız, “Hepimiz Türküz” diyen Almanların amacı da mı ülkeyi bölmekti. Saçma. Oysa orda “Hepimiz Türküz” diyenlerin o hassasiyeti var “Hepimiz Ermeniyiz” de de.
Hepiniz korkaksınız aslında, ve asıl siz el ele bölüyorsunuz bu ülkeyi. Siz sözde solcular, lafta demokratlar, baksan sanırsın vatanperverler...
Mavi Marmara adlı gemide hayatlarını kaybeden insanları utanmazsak provakatör olarak fişleyeceğiz. Başka bir halkın mücadelesi için kendi canlarından geçebilecek kadar cesur insanları eleştiren insanların birer korkak olması ne ironik. Bunu İslam fobisi dışında ne ile açıklayabiliriz.
Konuştukları dilleri tanımadığımız, kültürü ile dili ile toptan yok saymaya çalıştığımız Kürt halkı ile aynı coğrafyanın insanı değimliyiz peki. Ama bak şehirlere hep iyi arabalarla geziyorlar, hem ülke kurulsa bu gün kimse gitmez diyecek kadar yüzeysel yaklaşmak soruna, hatta ne sorunu diyecek sorumsuzluğa vurmak nasıl bir vicdandır. Sistematik olarak uygulanan politikaları bir sabah sırayla öldürülmeye başlanan kürt iş adamlarını yahut susturulan ve dışlanan kürt annelerini babalarını nasıl sığdıracağız içimize.
Ara sokaklara itilmiş hor görülmüş varoşları, banliyöleri belki de en renkli tarafımız olan Romenleri sanki üvey evlatmış gibi görmemize ne demeli peki. Onlarca faili meçhul gazeteci aydın cinayetleri, ya da hapislerde çürümüş yazarlar. Bunları korkudan sindirme politikasından başka neyle açıklayabiliriz ki. İşin kötü yanı bir de bunlara çanak tutanların kendilerini modern diye solcu diye tanımlamaları ne acıdır.
Türkiye büyük bir kaosa sürükleniyor, ve bu kaos tamamen insanlarımızın küstürülmesi ile başlatılıyor. Ve eğer ki insanları küstürmek istiyorsan da en büyük silahın korkudur illa ki. Korkarsan sana bulaşmasından kızarsın, kızarsan küsersin, küsersen de yok edersin. Biz korkmadan hiçbir şey yapamayan bir milletiz, sırf bundan dolayı sinirli Atatürk heykelleri ile doldurduk tüm vatanı. Sert bakıp bizi korkutursa çünkü, yapardık. Yapmıştık da. Ama aslında kendini Kemalist diye tanımlayan; baksan ulusalcı yer yer faşist ve istikrarlı statükocular yüzünden nasıl da karşı devrim tohumları atıldı ülkede. İnsanlar ister istemez insani bir refleks olarak nasıl da uzaklaştılar Atatürk’ten. Sonuç olarak öyle bir noktaya geldi ki bu; Kemalist dostlar artık ne zaman bir eleştri yapılsa kendilerine yapanı AKP lilikle damgalayarak çıkıyorlar içinden işin. Sorsanız bu modern ve entelektüel sınıf nasıl da eleştriye açıktır. Hadi lan oradan. Hepiniz statükocu hepiniz iğrenç önyargıları olan halktan uzak halkını hor gören marjinallersiniz. Yaşadığınız ülkenin rasyonel gerçeklerine sırt dönüp kafanızdaki sistemi oturtmak için bir milleti köklerinden ayırıp içi boş bir batı hayranlığı ile nasıl da şekillendirmek istiyorsunuz. Jakobensiniz işte kusura bakmayın. Sistemin işleyişini eleştirmek yerine sadece size ters gelen yerlerini değiştirmek amacında olan insanlarsınız. Öyle ki bu hırsınız gözünüzü kör etmiş artık. Hepiniz bir Fazıl Say hepiniz bir Süheyl Batumsunuz. Kişisel kompleksleriniz ve ucuz hesaplarınızla aslında nasıl da köklü ve birbirine bağlı olan bir halkı sindirip yerine batı çakması bir devlet kurma çabanız hep suratınız da patlayacak. Siz ne emekçi ne halkçısınız.
Pardon unuttum zaten solcu değil sosyal demokrattınız değil mi?

27 Şubat 2011 Pazar

Aşk erkeğin aklının tamamen devreden çıkmasıdır. Kalbinin ise kontrolden…

Aşık olmak ne meşakatli bir iş aslında.
Birisini olduğu gibi kabullenebilmek ne zor ne yorucu bir uğraş.
Ama başarırsan da ne güzel, ne müthiş…
Birisini sevince onu böyle olduğu gibi hatta sırf öyle olduğu için seviyorsun zaten. Gülünce kıvrılan dudakları, ağlayınca düğüm olan gözleri, susunca çıldırtan sessizliği…
Sanki iyi kötü her şey canını yaksa dahi sırf kendisi için özel olarak dizayn edilmiş gibi geliyor insana değil mi?
Sevgilinizin eski sevgilisinden öğrendiği şahane omlet tarifini uygulayışını aşk dolu gözlerle izlemek ne denli zorsa o denli değerli.
Ben izlemedim ama yumurta seviyor olsaydım; belki…
Sevginin içinde duran en hakikatli duygulardan biri de sitemdir.
Sevince alınır insan, sevdiklerine alınır insan.
Sitem ince bir duygudur aslında. Sanıldığı gibi büyük öfkelerle beslenen kıskançlıkla yoğrulan bir duygudan çok böyle nasıl desem hassasiyetlerle ilgilidir. Sevdiğiniz zaman birisini, sevdiğiniz kadın cinsel organınız gibi olur. Ve bilirsiniz ki kavgada en çok oranızı korumalısınızdır. Öyle özen gösterirsiniz öyle bozulmasın istersiniz ki; siz bozarsınız. Gözünüz gibi sakınırsınız ama bir çöp elbet gelir batar.

Bir de şöyle bir gerçek vardır ki gelip çoğu ilişkinin kalbine oturuverir.
Bir an gelir sevgilinizi mutlu edemediğinizi anlarsınız. Sevgiliniz sürekli mutsuzdur aslında.
Başka insanlara ihtiyaç duymaya başlar ama bu insan olmasından kaynaklanan ihtiyaçtan çok mutlu olma isteğinden kaynaklanan bir ihtiyaçtır. Sizle olmuyordur. Ondan dolayı sürekli başka insanlarla olan muhabbetlerinde hep karşısındakini ne kadar müthiş olduğunu söyler durur. Onun harikalığından dem vurur yerli yersiz. Karşısındakini bir çocuk gibi mutlu etmeye uğraşır ki konu sizseniz gerek yoktur. Sevişiyorsunuzdur ya zaten fazlasını istemeniz çok da mantıklı değildir. Siz zaten sevgilisinizdir. Ama sizin ihtiyacınız olan o ruhsal doygunluk biraz şımarıklık gibi gelir kadına. Başkasının yaptığı hiç özelliksiz espriler kahkahadan çıldırtır sevgilinizi, hatta konuşma sırasında sizin söylediğiniz bir şeyi bile sanki siz değil de diğer kişi söylemiş gibi anlar. Öyle ki sizden sıkılmıştır aslında. Başkalarına ihtiyaç duymaktadır. Etrafındaki insanların hep olması ve her kadında olan o sarsılmaz egosunu okşanması için var gücüyle savaşacaktır da. Asla vazgeçmez o iğrenç aslında kırıcı olan beğenilme duygusundan. Öyle ki etrafları hep onun için ölen adamlarla dolsun ister. Hatta dünyanın en mutlu kadını kesinlikle uğruna her gün birinin inihar ettiği kadındır kanımca. Neyse. Sizin başka bir zamanda söylediğiniz bir şeyi sert bir tepki ile savuştururken aynı şeyi bir başkası söylediğinde aynı sert tepkinin yerinde cılız amalar esmektedir bir de.. Sizin fikirlerinizi çok önemsiz görüp başkasının fikirlerinin müthişliğinden bahseder sürekli. Herkes özenilesi derecede mükemmeldir. Siz ise… dedik ya sevişiyorsunuzdur fazla şeye ne gerek vardır.

Bir süre sonra sevişmelerinizde bürokratik bir işlem gibi soğuklaşmaya başlar. Uyuduğunuz yataklar ayrılır ve konuşmalar neredeyse biter. Sorsanız her ilişki de olurdur bu. Hadi oradan


Ey dostlar hepimiz zaman zaman böyle bok ilişki dönemleri yaşarız ve burada önemli olan bunları normal görmekten geçer aslında.
Evet bunlar normaldir. Sıkılınan bir adam olmak canınızı acıtmasın tam tersine sizi kamçılasın ve sürekli mutlu eden bir adam olmak için çabalayın. Olmaz demeyin lan olur. Sürekli dip dipe vıcık vıcık canım cicim diyerek aşk yaşamayın.
Cool olun biraz bakın nasıl çözülüyor her şey.

Ama gel gör ki işte;
Aşk erkeğin aklının tamamen devreden çıkmasıdır.
Kalbinin ise kontrolden…

25 Şubat 2011 Cuma

İNCİR REÇELİ GÜZELDİR

Geçen hafta iki tane film izledim sinemada. Birincisi o herkesin izlediği; şahane bir örgüye sahip olduğu söylenen; Aşk Tesadüfleri sever; ikincisi ise izleyen herkesin karnına yumruk gibi oturduğuna inandığım İncir Reçeli.
İki filmi kıyaslamadan çok iki film ile aslında güç dengelerini elinde tutan kalantor ve entelektüel sınıfın bize dayatmak istediği düşünce ilgilendirdi beni.
Aşk tesadüfleri sever de şapşahane harika bir adam portresi çizmiş yönetmen,senarist
her kimse. Böyle nasıl da milenyuma uygun bir erkek ama gidin görün. Erkek dediğin oradaki Mehmet Günsur’dur işte. Daha doğrusu olmamızın istendiği erkek demek daha uygun. Sinirleri alınmış hatta yeri geldiğinde anlayıştan içinde eski sevgilinin de olduğu grup seksi bile haklı görecek sebepler bulabilecek; öyle mükemmel ama öyle de yavşak. Suratına oturttuğu gülümsemesi ile hep pozitif toplum içinde o denli sevgilisinin gururunu okşayan, hayatını entelektüel çabalara adamış bir adam.
Bir fotoğraf makinesi yahut bir gitar bazen aşkın yerini alabilir. Çünkü aşk milenyumda entelektüel sınıfın ve sindirimi kuvvetli adamların işidir.
Sevgilisini kırmak ya da sevgilisine kızmak mı, saçmalıyorsun genç adam. Orda durmalısın. Sırf sevgilisi üzülmesin diye ölümü iç cebinde taşıyacak kadar Yeşilçam fırlaması bir piçten bahsediyoruz.
Tabi ki bu sevgilinize hep bağırın demek değil lan bu heyecanlanmayın. Bazen tabi ki anlayışlı olmak gerekir ama…
 Gelin şu amayı biraz açalım

Sevgilisinin bilgisayarında eski aşklarına dair bir şeyler bulan insanlar vardır elbet. Eskiden girilmiş ve teknolojinin yüzünüze vurduğu facebook hesapları, mektuplar şiirler… Sevdiği ama böle çok sevdiği fotoğraflar falan filan… Deklanşöre basanın ne önemi vardır ki fotoğraftır o. Kızmanız hiç de medeni değildir. Kızmayın sakın böyle şeylere üzülün bol bol onda bir sorun yok ama kızmayın.
Üzülmek size insan olduğunuzu hatırlatır kızmak ise insanlıktan çıkmanıza sebep olur.
2011 yılında yaşanan aşkların olmazsa olmazı midedir çünkü.
Sindirebilme işini kotaramayanlar milenyumda aşk yaşamamalıdırlar. Çünkü
modernleşmenin ilk kuralı hazmın kuvvetli olmasıdır. Evet doğru söylüyorsunuz onun yeni adı anlayıştır.
            İşte fark biraz burada ortaya çıkıyor. Öyle bir erkek olmamız isteniyor ki bizden kadınlara uygulanan o sistematik yıkıcı baskıyı yıkmaktan çok pozitif bir ayrımcılık bu istenen. Hissetmeyen üzülmeyen aşık olmanın bizatihi sonucu hassasiyetlerini bırakmış gece hayatı terminolojisi ile large erkek…
            Tabi bazen görüyoruz hatta yaşıyoruz hepimiz. Eski sevgilisinin t- shirtünü veren bir sevgiliniz olmadı mı hiç. O kıyafetle evin içinde gezmediniz mi hatta o kıyafetle sevgilinizin yatağına girmediniz mi?
Ha bu arada evet o yatak ta da zaten başkaları ile sevişmişti değil mi?
Pardon.

Ne yapalım yattığı yatağı evi mi yakalım dediğinizi duyar gibiyim a dostlar. Asla. Yoksa cinsel organını da çarşaf ipi ile dikmek gerekir. Olur mu tabi ki olmaz. Unutmayın ilişki öyle bir şeydir ki; canlı bir şeydir o. Böyle etli kanlı hisli bir şey. Beslenmesi gerekir onun. Bir sürü farklı damardan beslenmelidir. Ve eğer bir sürü damardan beslenebiliyorsa bir iki damardan kaynaklı sorunlar çok sorun olmazlar. Tek bir damarı tıkalı olan insanlar kalp krizi geçirmiyor mu diyorsunuz demi.
O da risk işte; ne yaparsın. mukadderat
Ama dediğim gibi bir sürü konuda sorunsuz ve iyi bir ilişki yaşayabiliyorsanız tabi ki bazı sizi üzen şeyleri büyütmemeniz lazım. Olması gereken kesinlikle budur.
Hem haklısınız hepimiz öğrenciyiz şunun şurasında yatak yakmak ta ne.

Anlayışlı olmak bir ilişkiyi yolunda tutan en önemli hassasiyettir. Bununla hiçbir sorunum yok. Ama algımızda yaratılan sapma ile anlayışlı olmak eyleminin içini her şeye sıradan muamelesi yapmayı yani hafif dümbüklüğü de doldurmak istiyorlar. Ve çizilen bu çerçeve dışına çıkan herkesi geri kafalılık sende herkes gibisincilikle damgalıyorlar. Oysa biz öyle öğrenmemiştik aşkı. Aşk dedin mi böyle fedakarlıklar gelmişti aklımıza. Bir şeylerden sırf birini mutlu edebilmek için vazgeçmek gerekmez miydi?
Öyle daha güzel değimliydi aslında ?

Artık sorunları çözmek için yapılan her tartışmayı kavga ve gürültüden ibaret sayan kızlarımız var ama. Onlarda haklılar gözlerimize sokulan bir Mehmet Günsur var sonuçta. Demek ki öylesi de varmış aşkın diye böylesini hor gördüler, bizim gibi olanlara burun kıvırdılar. İşte bu asıl sorun. Canınızı yakan şeyleri söylemek artık can sıkıcı bir durum gibi gösteriliyor. Mehmet Günsur olmamız isteniyor bizden. Hiçbir şeye üzülmeyen safi aşık adam. Yalan söylense vardır bir bildiği diyen, aldatılsa sonuçta o da insan onun da ihtiyaçları var diye kendini yatıştıran, kıskanma hissini duysa saçmalama oğlum geri kafalımısın sen diye öfkesini frenleyen… böyle olmazsak da daha olmamış muamelesi görüyoruz. ham ergen kişliği henüz oturmamış, fikirlerimiz daha çok değişecek ve bir gün olucaz… hassiktirin ulan.

O kadar çok alternatifimiz var ki çünkü. Sarışını esmeri kaslısı uzunu kısası…
Senden önce gördüğü zilyon tanesi var bir kere kafasında seninle kıyasladığı. Arkadaşlarının sevgilileri, erkek dostları… sürekli seni bir kıyas halindeler ve ondan dolayı ufacık bir hatan hemen diğer alternatife yönlenmelerine vesile olabilir. sonuçta unutma ki pussy choose demiş gavurlar. Ya da ben salladım kim bilir.
Bir tarafta da böyle çok acılı tutkulu seven bir adamın oynadığı İncir Reçeli var. Biraz parasız biraz başarısız Mehmet Günsur’ a göre çok çirkin, ve fazla alkolik. Muhtemelen dişleri de kendisinin.
Ama o da aşık işte hem de bana sorarsan ne aşk, seni bilmem.
Kızdığı zaman deprem gibi yıkan güldüğü zaman nehir gibi akan bir abimiz… kendini yiyip biterecek kadar aşık olmasına rağmen kıskançlık ve aşkı öyle bir gözlerini kör ediyor ki affedilmeyecek bir hata yapıyor. Kırıyor yıkıyor öldürüyor hatta. İnsan olmasından mütevekkil hata yapıyor. Hata bu adı üstünde. Duygularının esiri olup da hata yapan bir adam hiç bir bok duygusu olmayıp ta işin tırnak içinde şov kısmında olan pürüzsüz abimizden daha çok hak ediyor saygıyı. Bizi kışkırtan ne olursa olsun her zaman temkinli centilmen ve hazmı geniş adam olmalıyız biz. Bizden tam olarak istenen de bu içi boşaltımlı şekillendirilmiş yeni model erkek olmamız. Böylece kadınlar daha mutlu olacak. Hem biliyo rmusunuz aslında o en kolayı.
Bu sebeple İncir Reçeli elli küsür salonda varken aşk tesadüfleri sever hemen hemen her yerde.
Ey dostlar toplanıp incir reçeline gidelim hep beraber. Ve erkek olduğumuzu hatırlayalım. Öyle yavşak olmayacağımızı anlatalım insanlara. Her şeye şekil vermeye çalışan aç gözlü kalantor abi ablaların suratlarına tükürelim. Hep beraber hassiktir diyelim onlara. Hadi çıkaralım üstümüzdeki eski sevgiliye ait olan kıyafetleri, toplanalım sonra.
Aşkı sizden mi öğrenecez lan götler diyelim.

Hem sevgilimin de dediği gibi; incir reçeli güzeldir.